18.10.09

Çizdim yürekleri

Ellerim titrerken dokundum yüreğine tüm sevdiklerimin.
Bundan olsa gerek tüm dokunduğum yüreklerde benim parmaklarıma ait çizikler var.
Kırık olsa belki vazgeçebilirdim.
Çatlasa onarmaya çalışırdım ama bu başka bir şey tamiri yok, telafisi mümkün değil
Üzgünüm.
saadet bayri

Etiketler: ,

Hoşgeldin

Hoşgeldin ey yürek içre sevgili...
Ne iyi ettin de geldin. Gelişinle kışımı beyaza döndürdün. Yağmurlara ıslak bir şarkı söylettin.Gökler beyaz çiçekler döktü saçlarıma ve bu şehrin caddelerini beyaza boyadı.
Hoşgeldin ey yar...
Sen yüreğimde fanusu olmayan lambasın. O kadar narin ve hassassın ki; en küçük esintide savrulup duruyorsun. Şimdi sen tükenme diye tüm çabam. Kapanmışım üzerine nefes almaktan bile korkar bir haldeyim. Tüm pencereler kapalı,kapılar örtülü, sen geldin artık banane yaşamdan.
Hoşgeldin ey uğruna bir ömür verilen aşık...
İyiki geç geldin, akıl başta, yürek yerinde iken geldin. Yoksa uğruna yakardım gençliğimi ama sen tam zamanında geldin.
Ey sevgili hoşgeldin ve ne iyi ettin de geldin...
saadet bayri

Etiketler: ,

30.7.09

:)))))

"Uzun bir ayrılıktan sonra..." diye başlar bütün geri dönüşler...

Bende böyle başlayayım dedim ama devamı gelmiyor üzgünüm.

"Neredesin?" diye aldığım merak ve özlem mesajlarının ardından; "Buradayım" demek düşüyor bana...

Aslında hep vardım ancak takipteydim.

Yaşamımda çok büyük bir değişiklik oldu: Anne oldum..

Evet dünyanın en mükemmel vasfıyla vasıflandım..

Çok şeker bir kızım var ve zamanımın büyük bir kısmı onun şu sıralar.

Nasıl bir duygu olduğunu ileriki zamanlarda; gerek yazılarımla, gerek hasbihallerle paylaşırız.

***

Bundan üç yıl önce Temmuz ayında, hayatıma giren ilk mucizeye -evet-demiştim.

Ve yine Temmuz ayında ikinci bir mucize girdi hayatıma kızım...
Şimdi yaşamımın iki mucizesiyle birlikte yaşıyorum ve ben mucizelere inanıyorum..
Rabbim hepinize mutlu yaşamlar nasip etsin..

Ben sürgünüm

Ben bir sürgünüm, kendi içimde kaybolmuşum.
Bir gönül rüzgarı esmiş savurmuş bir kıyının en tenhasına... Ne gelen var ne selam gönderen. . Bir kaç kayık var yakınımda, onlarda terkedildikleri zamanı unutmuşlar. Bir deli rüzgarın sesiyle dalıp dalıp gidiyorlar.

Sanırdım ki insan unutulunca mahvolur, meğer çok sevilmek te bir imtihanmış.

Tıpkı yusuf gibi... Sevilirken düşmemiş miydi Mısır'ın en tenhasına Yusuf?

Sevilirken itilmemiş miydi en uzağına aşkın?

Derken

Arada sular değiyor yüzüme, ayaklarım ıslanıyor ama arada.

Çok sevilmişim, ondanmış bu sürgünüm. Tüm gözlerden uzak olmalıymış, tek bir gözün baktığı yerde olmalıymışım. Sorgularım bitmiş, sesim kesik, kaderime rıza makamındayım...

saadet bayri

Etiketler: ,

11.6.09

Nadasa bıraktım kelimeleri

“İnsan üç beş damla kan. Irmak üç beş damla su…” diye devam ederken şair, inceden inceye nasıl da dokundurur kelimelerini bam telimize.
En ihtiyacımız olduğu anda yetişir şiirler, mısralar imdada ve insan içli içli söyler daha önce hiç tekrarlamadığı sözleri.
Ve “he ya” der neden sonra, birkaç damla ıslatınca yanaklarını.
Nadasa bırakır bazen insan bütün duygularını.
Bir “an” bekler, öyle ki; her şeyi, ama her şeyi anlatacağını sanır o anın içinden.
Ama her zaman istenen, olmuyor.
Nice kelimeler dile kadar gelir ve dişlerin arasında ezilip, paramparça olur. Yani boğazı aşmakta yetmiyor. Konuşmak her zaman insana ait bir fiil gibi gözükse de, her şeyiyle insanın iradesine verilmiş olduğunu bilsek de, susmak ta bir irade sınavı olur kimi zaman.
Kelimeleri nadasa bırakıp, dinlemek dinlemek…
Kulağa değen binlerce sesi ilk defa duyuyor gibi, heyecanlanmak ve öylece salınmak zamanın kollarında…
Ve arada, hayıflanıp, “ hey gidi yıllar “diyerek, giden senelere hem sevinmek, hem içlenmek. Zira gidenler ve gelenler diye ayırır zaman elindekileri. Ve öyle bir mu'cizeyle “merhaba” der ki, gelene sevinirken, gidene üzülmek unutulur.
Uzun bir ayrılık bırakır kendiyle arasına insan. Her zaman başkasından ayrılmaz yürek, kişi kendine de gurbet gözüyle bakar. Ve “Bu ben miyim?” diye şaşırır, aynalarda gördüğü surete.
Sonra ellerinden kayıp giden zamana hayretle bakar.
**
Mevsim yaz.
Yavaş yavaş sıcaklık hissettirmeye başlarken kendini, bir burukluk çöktü inceden içime.
Nedendir?
Diye soramadığım bir olgunluk girdi kendimle arama. İçimdeki çocuk hâlâ seksek oynamak için, tebeşir arasa da…
Salıncaklar gözlerimin içine “gelsene” der gibi baksa da. Şimdilerde erteledim, kendime ait her şeyi. Bir başkası için yaşamanın ne demek olduğunu anılamaya çalışıyorum sessizce.
Yıl Eylülle başlar bende.
Şimdilerde zaman on tane beyaz bırakıp gidiyorsa saçlarıma.
Ben her tele bir ömür yüklemişim, onları uğurlama telâşıyla oradan oraya koşuşturuyorum. Zira yirmili yaşları geride bırakırken, artık gençlik çağı şakaklarında karlarla çıkıyor karşıma. “Dur artık. Biraz soluklan” der gibi yerleşiyor ömür tahtıma.
Ve ben şair’in dediği gibi diyorum: “Ömrüm olduğunca, gönül tahtıma keyfince kurul”
Bir bal kabağına dönüşüyor sanki bütün yaşadıklarım, acısıyla tatlısıyla bütün keşkelerim siliniyor hafızamın çeperlerinden. Boş vermişliklerime bir perde çekiliyor. Ve ben bir ilkin heyecanıyla yanıp kavruluyorum.
Desem ki; diye başlayan cümleler üç noktayla sonuçlanıyor. Bir türlü tam cümleler kuramıyorum. Ben galiba biraz hüzün biraz, sevinç, en çok ta şaşkınlığımı kendime duvak yapmış, bir yaz akşamında sallanan sandalyeme oturmuş, yıllardan demlediğim bir çayla, bir oraya bir buraya salınıp, yitip gidiyorum.
Ve yıllar sonra elime aldığım bir günlüğe, her günün notunu düşüyorum. Olur da bir gün merak edilir diye anımı, geleceğe mühürlüyorum.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

18.5.09

Mahkumum Üzgünüm

Bütün çizgilerimi aynalara emanet bıraktım, tepkisizim.
Manasız bir çehreyle dolaşıyorum; ne hüzünlerim ortada, ne sevinçlerim.
Yine de çocuksu bir heyecan var içimde, küçücük umutların peşine takılmış, gökyüzüne uçurtmalar uçurmuşum.
Kaç ummanlık hasretleri feda etmişim, gökyüzünün dipsiz genişliğinde.
Bir bakış bırakmışım, en mahremime, en edebinden. Sonra erimişim bir tek âhından.Konuşma hakkımın kırıntılarını dökmüşüm gelirken ardıma.
Bir mahkum sıfatıyla dolaştırılıyorum bu sebepten elden ele...
Anlatmaya mahkumum ama sözleri tükettiğimden, bir tek kelime söyleyemedim nicedir.
Üzgünüm...
saadet bayri

Etiketler: ,

Yaz Geldi...

Yaz geldi ama senin haberin yok.
Adını fısıldar her sabah kuşlar, ben duymamazlıktan gelirim inadına. Tek başına hatırlamak,bir şeyleri alıp götürür. Ben öylece bakakalırım hatırladıklarımın ardından ve "hey gidi yıllar" der, içten içe dertlenirim.

Rüzgar içimde inceden yanan bir alevi harlar. Ve benim başağrılarım başlar. Sabahlara kadar sızım sızım sızlarım. Yürek ağrısını ben bu ağrılardan sayarım. Beyaza boyanmış saçlarımı toplar, gözlerimi sımsıkı kaparım.

Ben her yaz bir başkası olur, avareliği başıma taç yaparım. Erken açan lalelere üzülür, dökülen çiçeklere kızarım. Kâh deniz olur, başımı taştan taşa vururum. Kâh martı olur, acı acı inler, koca denizde konacak bir yer bulamam.

Ben bu hale neden? niçin? gelirim hiç sormam.
Ben sadece yaşar ve ağlarım...
Saadet Bayri

Etiketler: ,

5.5.09

;))))

Uzun bir ayrılık düştü kalemle aramıza nicedir. Parmaklarım kitap sayfalarına değdikçe, kaleme değemiyor nedense. Belki bazen nadasa bırakmalı kelimeleri.
Şimdilerde yaşam değişik bir sürprizle karşıma çıkmış, bana tatlı tatlı göz kırpıyor olsa da, yinede hayat devam etmekte...

Ama güç olmasın der büyükler geç olsun da..
Mutluluk hâlâ evimin ve yüreğimin en özel konuğu. Her sabaha gülümseyerek başlamak, huzurla uyanmak en büyük nimetlerim arasında.

Bahar beni de aldı götürdü peşinden, bildiğim ama sanki ilk defa gördüğüm bir yaşamın içine. Bahar gelmişken, arada yürüyüşler yapıyorum ve gördüğüm güzellikler karşısında "subhanallah" deyip, basıyorum deklanşöre...
Bu laleler de aklımı başımdan aldı. Dakikalarca bu mükemmel sanatı izledim. Aklım yorgun düştü izlemekten ama onlar nazlı nazlı salınmaktan hiç yorulmadılar.

Hayatın güzelliği bakışlarınız da gizlensin ki; her şeye güzel bakın...

Bu ara da bugün, küre-i arza tevellüdat ile teşrifatımın seneyi devriyesi. Seneler ne zaman geçti anlamadığım günlerden biri yani :)
Resim:Saadet Bayri

Vuslata Az Kala

Zaman alabildiğine yavaş...
Koşması gereken anlarım da durmuş milim milim ilerliyor..
Beklemenin ne denli önemli olduğunu öğretiyor her tik tak sesi.
Yaz mevsimi hiç bu kadar kıymetli olmamıştı gözümde, bir mucizeye tanık olacağımı bilmek içimi inceden sızlatıp, kelebekler uçurtuyor yürek odalarımda.
Düşlerim karman çorman bugünlerde.. Çift kişilik rüyalardan tek kişi uyanıyorum ve tebessüm ediyorum içimdeki kıpırtılara.
Var edene defalarca şükredip, her gün bir yaratılışa şahit ediliyor olmak, anlamlı kılıyor her anımı.
Seçilmiş görüyorum kendimi ve defalarca şükre değiyor dilim.
Bir dokunuş kadar yakınmda iken, bir o kadar uzaklaşıyor çok sevdiğim.
Ve aslında yakınlığın bile göreceli olduğunu hissettiriyor, bu kıpırdanışlar şimdilerde...
Tüm doğrularım tek tek değişirken, öğreniyorum; insan yeniden başlıyor yaşama küçük bir damlayla.
Sıcacık bir nefes, üşütüyor içimi iyiden iyiye...
Bekliyorum, kimbilir vuslat hangi tarihin içinde.
Saadet Bayri


Etiketler: ,

10.4.09

Namahrem Eller

“Desem ki vakitlerden bir Nisan akşamıdır,
Rüzgârların en ferahlatıcısı senden esiyor.”
Diye devam eder, şair mısralarına.
Baharın ikinci ayına girmişken, zaman koşarak bazen emekleyerek geçse de işte en güzel ayların içindeyiz.
Güneş arada bir yüzünü gösterip, kaybolsa da… Mevsim bir öyle, bir böyle olsa da… Her şeye rağmen, ufak bir kıvılcım, ısıtıyor içimizi. Ilık ılık bir rüzgâr esiyor ve insan; hem üşüyor, hem değişik duyguların içinde salınıp gidiyor.
Aynı mevsim, aynı tarih memleketimin her yerinde yaşansa da, her birimiz için ayrı anlamları çağrıştırıyor. Hele içine sabır damlatılarak veriliyorsa Nisan, o zaman bahar; gurbet yâ da hasret olarak gömüyor, yapraklarını içimize.
****
Derken baharın havasına uyarak bir şeyler duymak istiyor kulaklarım.
Bahara dair, Yaratıcının esmasına dair, bu rengârenk, çeşit çeşit güzelliklere bir iltifat edilse, “şöyle içimi bir hoş etse kulağıma değen cümleler” diye geçiriyorum içimden.
Bu niyetle dinlemeye koyuluyorum, çevremdekilerin sözlerini. Kulak kabartıyorum, her nefese.
Ama nafile…
Söylenen bütün sözler havada kalıyor. Herkes kendince bir şeyler anlatmaya çalışıyor ama bütün kelimelerin içi boş.
Birisi yolda gelirken gördüğü bir insan manzarasını örnek veriyor, “Aman efendim, böyle olur mu hiç?” diye ahkâm kesiyor. Bir diğeri de “Oda bir şey mi? Geçenler de birini gördüm, şaştım kaldım” diyerek, onların, çizdiği modele uymayanların, onlarla tıpatıp benzemeyenlerin suretlerini anlatıp duruyorlar.
Ve birçok kişi sessiz sessiz dinliyor bu söylenenleri. Biri çıkıp ta “Sen garantiledin değil mi arkadaşım bir yerleri? Siretin, suretinden daha mı pak ve temiz ki bu kadar rahat eleştiriyorsun?” diyemiyor…
Hayatı kapalı kapılar ardında yaşayan, günün içine hiç giremeyip, baharın tazeliğini tadamamış bu kişilerin dilindeki cümleler, yüreğime ateş olup düşüyor.
Ve bahar hiç üşütmediği kadar üşütüyor beni.
Oysa “yara yapmadan” tedavi edilmeliydi, insanın manevî yaraları. Ve bir insana şu bahar mevsiminde en iyi gelecek olan söz; kâinatı rengârenk boyayan boyacıyı anlatmak ve çıkıp bütün dağlara, çayırlara “Ey boyacı senin izini, yüzünü görüyorum.” diye haykırmaktı.
Yani şevklendirmek ve şevklenebilmekti aslolan.
Birkaç dakika önce aynı yollardan geçmiştik bu insanlarla, onlar sadece hayatın negatifliğini görmüşlerdi. “Bize de bakar mısın?” diyen hiçbir yaprağı, hiçbir çiçeği görmemiş, belki görememişti.
Zira bakmak değil, görebilmekti marifet…
Oysa farkında değiliz; çoğu zaman konuşurken açtığımız yaralar, kapatmaya çalıştığımız yaralardan daha büyük oluyor.
Ve cenneti garantilemiş olan hallerimiz ise acınacak bir duruma getiriyor her birimizi.
****
Şimdi bir ağaçlara bakıyorum, bir şekilden şekle giren bulutlara…
Ve
“Özür dilerim ey mevsim, sizi göremeyen bu gözden. Sizi dile dökemeyen bu dilden.
Size pervasızca dokunmaya çalışan bu namahrem ellerden” demekten kendimi alamıyorum.
Saadet Bayri

Etiketler: , ,

2.4.09

“Uzaklık” neyi anlatıyordu?

“Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için /gidecek yer ne kadar uzak olabilir? Başım açık, saçlarımı ikiye /ortadan ayırdım /kimin ülkesinden geçsem /şakaklarımda dövmeler beni ele verecek /cesur ve onurlu diyecekler /hâlbuki suskun ve kederliyim “ (İsmet Özel – mataramda tuzlu su)
Ve uzar gider her şey.
Yolculuğa çıkınca uzak kavramı gelir aklıma. Ayrıldığım yerle varacağım yerin arasında ki mesafeyi hesaplamadan, damlar içime bu fikir. O kadar ki; yan yana duran evler bile uzaklığı çağrıştırır, çok yakın ama bir o kadar mesafelidirler birbirlerine.
Bir yerden ayrılınca, bir daha görememe korkusu düşer zihnime. Bu sebeple her vedada, dikkatlice bakarım sevdiklerimin yüzüne.
Onlar anlamaz bu dikkatimin sebebini ama ben her vedâma bir daha görememe hüznünü de eklerim.
Ondandır el sallayışlarımın ardından, gözlerimin nemlenmesi.
“Yarına senedimiz yok” diyenler, iki saniyesini garantileyip mi söyler bu sözü? Bilinmez. Ancak bir andan, diğer ana geçmeye senet yokken, her giden bir daha dönmeyebilir diye, iki kere sarılırım vedalarımda.
Çocukların diline düşer bazen uzaklık.
Onların o masum gözlerinin içine, “taaa” sözcüğü sıkışır ve gitmek çok küçükken gelip yerleşir yüreklerine. Her gün anneyi görüp, babasını akşamları gören bir çocuğa akşam, hayatının en uzağı olur belki de.
***
Uzaklık artık sadece içimizde…
Bundan on- on beş yıl önce uzak denildiğin de çok şey sığsa da bu kelimenin içine, şimdilerde “Uzak diye bir şey yok” diye devam ediyor cümlelerimiz.
İnternetin hayatımıza girdiği, hemen hemen her evde en baş sırayı aldığı şu çağda, telefonların fatura hesabı olmadığı şu devirde, uzak kelimesi çıkmış artık hafızamızdan.
Ve içimize girmiş uzaklık, hiç fark etmeden.
Mesafeleri aşmış gibi görünsek de, insanın en büyük gurbeti kendinedir kimi zaman. Birçok işin için de koşuştururken, zamanı yakalamak için uğraşırken, teknoloji, yenilik derken kendinden bîhaberliğinin bile farkında olamamak olsa gerek, şimdilerde ki “uzak” kelimesinin tanımı.
Başkalarının hayatını yaşamaktan, hangi hayatı yaşayacağını unutanlar ve neden sonra bir olay veya kişiyle “Ben nerede kaybolmuştum.” Telaşıyla kendini aramaya koyulup, daha çok kaybolanlar; mesafenin değil mesafesizliğin tuzağına düşerler farkında olmadan. Kişisel gelişim kitaplarının, ekmek gibi satıldığı, hemen hemen tüm gençlerin kısa yoldan hayatı nasıl yakalarım derdiyle meşgul olduğu bu günlerde…
Durup biraz düşünmekte fayda var.
Neredeyim, kime yakın, kimden uzağım.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

25.2.09

Git(me)...

"Geçti istemem gelmeni" demişti şair...
Bu kelimeleri isteyerek, yürekten mi söyledi? Yoksa bir kızgınlık anında mı döküldü kaleminden? Biinmez ancak bildiğim; insanı mest eden mısraların akabinden gelen bu sitemin, beni yerle bir ettiğidir.
Zira onca beklemenin ardından, gelmeyen yada gelemeyen sevgiliye bu kadar sitem etmek ve "gelsende bir şey farketmez" diyecek kadar vazgeçmenin ardında aşk var mıdır sizce? Yada buna aşk denebilir mi?
Tartışılır.
Zira Mona Roza'yı yazan şair de, sevdiği kadın "Seni seviyorum" dediğinde "geçti" deyip ardına bakmadan çekip gitmesi ve sevgilinin dayanamayıp intihar etmesi, bizde nasıl bir yorum alır?
Şairin bilmem kaç binkere pişman olup, bunun ispatı olan hiç evlenmemesi de, hayrete şayan bir mevzudur belirteyim.
**
İlla sevdiğimiz ve beklediğimiz anlarda mı gelmelidir sevilen? Sonra sevse yada gelse olmaz mı?
Aşk nasıl bir duygudur ki; onun bir bakışına ölecekken, yine aynı kişiye dönüp bakmayacak kadar nefretle donatır yüreği.
Aşkın hakikati, sevgilinin yokluğunu kaldıramadığından mı, yoksa tek başına olunca göz ıraklığı, yürek ıraklığını bilediği için mi, sabrı zorlanınca vazgeçişleri seçer hep kişi.
Ve neden hayatın dönüm noktasındaki kararlar aşkların içinden geçer.
Aşkta giden ve kalan vardır hep.
Kalmak ve gitmek...
İkisi de tercihtir aslında. Unutulan; tercihler her zaman ışık olmaz.
Bazen tüm ışıkları söndürür, ya kalanı ya gideni bir ömür pişmanlığa atabilir.
Öyleyse aşkta -dikkat etmektir- aslolan.
***
Kim olduğumuz çokta önemli değil, insan yanılır bazen.
Bir anlık öfkeyle "git" denildiğinde, kalana sendelememek- gidene de ardına bakmamak düşer. İkisi de gururdan yapar bu hareketleri ancak gurur bence aşkın görülmeyen diğer yarısıdır.
Kalan içinin en mahreminden çekip gidenin bıraktığı boşluğu ve kırılan onca şeyi onarmak için verdiği seneleri yaşarken kalan, kaç kez pişman olur "gel" demediği için.
Yada "gel" demek bir an kadar kısayken, neden "git" dediği için, bazen bir ömür harcanır.
Giden ise bin soruyu sırtına alıp, yıllarca kendince cevaplarla oyalanıp durur.

Yıkmak...
Bazı anlarda saniyelerimize bedellenir ve sonra yapmaya ömür yetmez.

Ve insan: anlık kararlarının kurbanı...
Anlık sinir harplerinin yenilmiş savaşçısı.
Kaçımız "gel" demek için "git" demedi ki. Ve kaçımız keşkesini yükledi her gidenin ardına.

"git" ve "gel" üç kelime tek heceyken..
Biri bir ömrü harap eder, diğeri bir ömrü yeniden inşa eder.
Sizce hangisi daha kolay?
Tartışılır...
saadet bayri

Etiketler: ,

Gece Kokan Sevdalar

Hey gidi uğruna gecelerimizi rüşvet verdiğimiz sevdalarımız.
İsmini ismimizden önce söylediğimiz aşklarımız.
Köşesi kırılmış camlardan dışarı bakarken, soğuktan titreyen ellerimizi ağzımızdan çıkan havayla ısıttığımız, soğuk ve bir o kadar sıcak gecelerimiz. Her sabah utanarak tekrarladığımız "bir gün mutalaka söyleyeceğim" diye ezberlediğimiz cümlelerimiz. Gecenin karanlığına açılan ellerimizle emanet ettiğimiz dualarımız.
Siyaha karışan damlalarımız.
"Delikanlı adama sevda haram" diye kendimizi kandırdığımız günlerimiz. O giderken "dur" diyemeyen gururumuz. Gelecek her güne eklediğimiz "keşke" lerimiz.
Delikanlı olmak, bir aşka ağlamayı yakıştırmasada... Siyah beyazla nöbet teslimi yaparken, en zifirisine saklanıp odanın gizli gizli ağlamak, sessiz sessiz iç çekip, bitmekti en büyük sevdakeşliğimiz.
Ellerimiz de pankartlar, dilimizde manasını bilmediğimiz şiirlerle koşarken sokak aralarında, "Seni Seviyorum" buruk bir ar olarak kaldı kalbin en tenhasında.

Şimdi "biz" demeden geçip giden "ben" li günlerimiz, yaşadıklarımız ve yaşayacakalarımız garip bir anı olarak kaldı hatıraların tavan arasında.
Hesap sorduğumuz kimse kalmadı, bizden başka.
saadet bayri

Etiketler:

15.2.09

Sevgililer günü

Gecikmeli de olsa, sevgililer gününüz kutlu olsun.
Özel günlerin hiçbirinde, bu kadar alışveriş yapılmıyormuş.
Haberiniz olsun...
Adı üzerinde "sevgililer günü" demeyin efendim. Eğer arada hatırlanıyorsanız, sevgililer gününüz kutlanabilir. Ancak hiç hatırlanmayıp, başka uyarıcılar yüzünden hatırlandıysanız, bence kötü bir durum :)

Erkeklerin bu konuyu pek taktıklarını düşünmesem de, biz bayanlar için neredeyse aşk ispatı gibi birşey oldu. Ve kadın zulmünün tadına varmak istemeyen beyler, mecburiyetten hediye almak zorunda olmasınlar bu günde ;)

Şimdi bu kadar sözün üzerine, sevgililer günün de sevgilimin ne aldığını söylesem mi acaba :)
Resimde de görüldüğü gibi, çok şeker bir civciv...
Herşeye rağmen hatırlanmak güzel tabiii :)

Etiketler:

12.2.09

Hayal Bu...

Önce bakmışız pencerelerimizden birbirimize... Hiç tanımadan tanımaya da çalışmadan. Günler geçmiş ardından fark etmemişiz. Birbirimize âşık olmuşuz: Bana sorsan aşk değil başka bir şey bu. Sana kalsa aşktan da öte bir duygu…
Sonra bir gün sizinkiler gelmiş ellerinde çiçeklerle kapımıza. Kız istemekmiş maksatları. “Hayırlı iş” deyip girmişler içeriye. Benim ellerim titremiş kahve getirirken… Sen içememişsin, bana bakmaktan.
Sonra olan olmuş işte “Allahın emri peygamberin kavli…” demiş baban anneme. Benim babam çok önceden bırakıp gitmiş beni. Annem hep “ne adamdı” deyip durmuş yıllar yılı. Ben de hiç tanımadığım bir resme bakıp bakıp ağlamışım. En çok okul zamanları babam olsun istemişim. Bütün arkadaşların babası gelirmiş veli toplantısına, benim annem belirirdi okul kapısında.
Derken “şimdi de son görevini yapıyormuş bana karşı” öyle diyor çay içerken sana.
Sen-ben bir de çocuklarımız için küçük bir ev tutacakmışız. Böyle başlamış hayallerimiz. Benim etekleri çok kabarık bir gelinliğim, senin simsiyah bir damatlığın olacakmış.
Derken küçük bir ev tutmuşuz pembe panjurlu değil ama küçük bir evmiş bu. Kapısının önünde bahçesi yokmuş, ama pencere kenarlarına saksılar koymuşuz. Sen maviye boyamışsın duvarlarını, biraz uçuk mavi oldu deyip gülmüşüz. Evimiz küçükmüş, ama bizim yüreğimiz büyük olduğundan, hiç küçük görmemişiz. Arada kendimizi Türk filminde gibi görmüşüz. Sen filmin fakir çocuğu, ben havalı zengin kızı olmuşum. Söyleşip gülmüşüz, iki odalı evimizin salonunda.
Ben akşama kadar evi temizlermişim, senin sevdiğin yemekleri yaparmışım. Sonrada oturup pencerenin kenarına yola bakar bakar seni beklermişim. Geleceğin saat hep belli olurmuş ta, ben sabırsızlık eder hep önceden otururmuşum. Sen bilirmişsin perdenin ardında olduğumu, köşedeki fırından ekmek alırken hep yüzünde bir tebessüm olurmuş. Fırıncı Hasan amca her seferinde sorarmış: ”damat bey oğlum yine gülüyor yüzün” Sen susarmışsın… Kimse anlamazmış sokağa girince yüzündeki bu tebessümünü… İkimiz bilirmişiz bu mutluluğu.
Sen balıkçıymışsın. Her gün balık tutar, satarmışsın. Akşam da elinde bir poşet eve gelirmişsin. Gelirken kediler takılır peşine, onara dağıtıp balıkları boş poşetle girermişsin içeriye. .
Arada para biriktirirmişiz. Üç şuradan, beş buradan arttırmışız. Çocuklarımız olacakmış ve bu paralar o zaman çok işe yarayacakmış. Hatta belki daha çok olursa, daha geniş bir eve çıkarmışız. Ben “Büyük evin masrafı çok olur” der, sen “Tasalanma! Hepsi olur” diye beni teselli edermişsin.
Arada gezmeye götürürmüşsün beni. Arka sokakta ki parka gidermişiz hep, ama ben ilk defa geliyor gibi sevinirmişim. Simit alırmışsın bana, saatlerce konuşur kuşların sesini dinlermişiz. Sonra çocuklara bakıp bakıp dualar edermişiz. Yan yana olmaktan başka derdimiz yokmuş.
Bunu ikimizden başkası bilmezmiş. Arada komşular gelirmiş evimize. “Pek eşyanız yokmuş” diye şaşırınca. Sen hemen bana bakarmışsın, ben gülermişim. O sevinci ve mutluluğu görünce gülümser şükredermişsin. “Eşyadan daha büyük hazinelerimiz var” der, herkesi merak içinde bırakırmışsın.
Çok şey isteyenleri görünce hep şaşıp kalmışız. Biz çoktan öğrenmişiz eşyanın mutluluk getirmediğini. Mutluluğun çok farklı olduğunu. Ama anlatamamışız başka kimseye Fazla paramız yokmuş ya bu sebeple kimse sözümüze bakmıyormuş.
Arada yeni evlenenleri görüp, dua edermişiz. “Allah evlenene yardım eder” der, üzerine “İnşaallah başkaları için evlenmezler” diye söylenirmişiz.
Elimizden geldiği kadar, aza kanat edermişiz. Çok şey isteyenlere üzülür, mutluluğumuzun sırrını anlatmaya kalkışınca da bize inanamazlarmış.
Hayal bu! Diye gülüp geçermişiz.
saadet bayri

Etiketler: ,

2.2.09

Kaza edeceğim aşklarımı

Aldığım biletleri süresiz iptal ettim. Tüm yolculukların sonu, yine kendime çıkıyor diye.
Gittiğim yer aynı.
Karşılayan aynı.
Giden zaten aynı..
Durup en son istasyonda, kendime meydan okudum.
Belki de ilk defa, ağzıma ne geliyorsa saydım, parçaladım.
Seferiyim bugünlerde, yani her ne gerekiyorsa ev sahipliğine dair muafım işte. Elimde olmayan nedenlerden dolayı kapalıyım tüm sevgilere
Ve kısa süreliğine erteledim aşka dair tüm sözlerimi.
***
Yine de söz vereyim: Eğer bir gün çıkışlarımda bulamazsam kendimi, kaza edeceğim ertelediğim aşklarımı.
sadet bayri


Etiketler: ,

1.2.09

Gel de Etme


Gelde şimdi aşkla meşk etme...

Her güne bir isim yazıp da gitme.

Her nefesi bir isme kurban edip,

Bu canı, cananın leblerinden dökülen tek bir cümlenin esiri etme.

Gel de şimdi,

Esir edenin cemalini her gördüğünde ıydine erme.

saadet bayri

Etiketler: ,

20.1.09

Ayrıldık

Ayrılırsak, "ölürüz" demiştik.
Sevgili, şimdi hangimiz ölü?

Etiketler:

16.1.09

Sensizlik Acı Bir Çığlık


Sensizlik acı bir çığlık.

Tüm yeryüzünü ayağa kaldıran bir çığlık. Duyulduğu anda ne olduğunu anlamadan, tüm insanları pencerelere, kapılara koşturan bir ses. Kimsenin birbirine birşey sormaya cesaret edemeden öylece beklediği bir an. Her an herşey olabilir ihtimaliyle, yüreğin yerinden çıkacak gibi atması.
Sensizlik korkudan konuşamamak.
Gözlerini bir tarafa çevirip, işaret dahi edememek. Öylece bakakalmak. Bir daha kelimeleri bir araya getirip, cümle kuramamak. Çevredekilerin korkulu ve kaygılı bakışları arasında, yüzündeki tüm yaşam alametlerinin silinmesi demek.

Sensizlik acizliğin nihayeti demek.
Tüm soru işaretlerini bir araya toplayıp, altında ezilmek ve bir tek cevaba bin ömür vermek. Ölümün semtine taşınıp, her gün aynı nefesi ensende hissedip, hiç ölememek. Keskin bir kan kokusu duymak her sabah. Ve benliğin bir uçurumun kenarında afallayarak beklemesi.

Sensizlik söyleyecek ne çok şey varken hiç bir şey diyememek.
Evde ekmek bekleyen çocuklarına "ne diyeceğim" diye, sokakta saatlerce dolaşan bir babanın gözlerinde ki damla.
Bir annenin "şimdi uyuyun babanız gelir" diyerek çocuklarını uyutması... Onlar uyurken, pencereye yaslanıp, kimsenin gelmeyeceğini bildiği yola bin ümitle bakması demek.

Sensizlik varlıktan istifa etmek.
Anlamsız bir yaşamın içinde, döne döne anlam aramak. Gelene geçene sorup, cevapsızlığa sukut bulaştırmak. Konuşacak takati bulamayıp, olduğu yere yığılmak.
Sensizlik istemek.
Dünyada verilmeyen herşeyi, ahirete ertelemek. Orada kavuşma umuduyla bu dünyadan göçme telaşı. Elleri semaya kaldırıp, sadece sukut halinde kalmak. Yüreğin sözü sahiplenip, sahibine halini arz etme makamı.
Bir teslimiyet.

Sensizlik "belki".
Küçük bir gıcırtıya uyanmak, her telefon sesine koşmak. Sessizlikten, ses duyurmak. Evden hiç dışarı çıkmamak. Geçen her mevsime bir "keşke" ekleyip kapılara "hoşgeldin" yazmak.

Sensizlik büyü.
Hiç umulmadık kapılarda medet aramak. "Gelir" diyen her dili kıymetten sayıp, fallara adını yazıp, kağıtlardaki ismini sularda çözüp içmek. Sensizlik muskalar yapıp üzerinde taşımak. Bir bıçağa bilek uzatıp, damla damla kan akıtmak...

Sensizlik dilin, bedene ihaneti.
Her seferinde, aynı isimle atan, aynı ismi tekrarlayan dile ket vurmak. İlle de istenileni yok sayıp, unutmak. Bir idam mangasına teslim edip, en büyük anıları asmak. Tek bir göz kırpışına izin vermeden, geçmişin ölümünü izlemek.

Sensizlik acıdan buz kesmiş bir yüzde, acımsı bir gülüş.

Ağlamayı bile becerememek....

saadet bayri

Etiketler: ,

Bağlı mısınız Yoksa Bağımlı mısınız?

Sahiplenmeyi seven bir fıtratta yaratıldığımızdan mıdır nedir, yoksa “benim” demek çok hoşumuza gittiğinden midir bilinmez; ancak bildiğim bir gerçek var ki, köleleştikçe mutlu oluyoruz. Bağlanmaktan değil de, bağımlı yaşamak daha fazla haz veriyor galiba.
Anne, baba, kardeş, arkadaş, dost, eş, sevgili ya da çocuk…
Kim bizimse, her şeyiyle hayatına el atmak, her şeyiyle hayatını yönetmek istiyoruz. Ve çevremizdeki herkes bu yöneticiliğimizi görsün, bu hâlimize şahit olsun diye de başkalarının gözüne soka soka yaşıyoruz bu hâllerimizi.
Muhatabımız bu hâlimize ne kadar itaat ederse, o kadar mutlu oluyoruz.
Genelde evli çiftler arasında olan bu durum, giderek hastalık hâlini alıyor. Ve kişiyi artık yaşamın içinde dayanılmaz stres ve sorunların içine itiyor.
Bağımlılık yaşayan kişi, ne yazık ki kendi yakalandığı bu hastalığını eşine de zorla bulaştırmaya çalışıyor. Karşısındakinden aynı şekilde bağımlılık bekliyor zira. Oysa evliliğin temelindeki esas; bağlılıktır. Bağımlık değil.
Ancak bu durum çoğu zaman hiç fark edilmez.
Yakın zamanda yaşadığım bir olay bu konuyu araştırmaya itti. Ve bulduğum sonuçlar hayli şaşırttı.
Zira bağımlılık yaşan eş, eşi evde olduğu yada birlikte vakit geçirildiği zamanlarda çok mutlu olup, her şey toz pembe görürken, olmadığı zamanlarda hayatı kendine zehir ediyor. Eli ya telefona, ya mesaja gidiyor. Olmadı internette ki özel alanlarını sürekli kontrol edip, rahatlama yolunu seçiyor.
Bağımlı kişi istiyor ki; karşı taraf dakika dakika arasın hesap versin. Nerede? Ne yapıyor yada yapacak? Bildirsin.
Bu durum kıskançlığı da beraberinde getiriyor.
Öyle ki, eşi sadece kendisini sevsin. Başka hiç kimse onun için önemli olmasın.(anne ve kardeş dâhil) Sosyal çevresinden rahatsız olur. Kendisinden önce tanıdığı kişiler artık onun inisiyatifine kalmıştır. İsterse görüştürür. Ama istemezse, türlü entrika yada huysuzlukla kişiyi bu arkadaşlarından uzaklaştırır. Eşinin bütün planlarının içinde olmak ister.
Sürekli başında durur. Kim ne dedi? O ne yazdı? Öbürü ne söyledi? Bilmek ister. Her ortamda sürekli onunla ilgilenmesini bekler, hasbelkader başka bir yöne dönerse kıskançlıktan çıldırır.. Ve zamanla bağımlı kişi özsaygısını kaybeder.
Peki, bu durumda kurtulmanın çaresi nedir?
Eşlerin bilmesi gereken: bağlılıkla bağımlılığı birbirinden ayıran en önemli ölçü birbirine güvendir. Güven, birlikteliğin temelini sağlamlaştırır, duygusal olarak ta mutlu eder. Bağlılık kişinin milyonlarca söze gerek duymadan, sevgisini belirtme biçimidir.
En önemlisi yapılan tüm güzel hareketler, boynunda bir ip olduğu için değil, istenildiği içindir.
Çiftler, birbirinin özel alanlarına saygı duymayı öğrenmiş, sürekli karıştırıp, didiklemenin bir sonuç vermeyeceğini aksine bunaltacağını farkedip, birbirini özkimlikleriyle kabul etmiştir.
Problemler mutlaka çıkacaktır ancak bunlar başkaları yüzünden değil; iki farklı karakterin bir araya gelinmesinden kaynaklanmaktadır.
Baharda esen meltem gibi de, incitmeden geçip gider bu tür sorunlar.
İki tarafta birbirini kontrolü altına almaya çalışmamaktadır.
Birbirlerinin arkadaşlarına ve sosyal çevrelerine saygı duyduklarından, korku, kıskançlık yoktur. Her iki tarafta kendine ait yaşam alanları olduğunu bilir ve asla birbirini bu alanlardan dolayı rahatsız etmezler.
Şimdi siz karar verin bağlı mısınız? Yoksa bağımlı mısınız?
saadet bayri

Etiketler: ,

10.1.09

"Unuttum" derken hatırladım

Desem ki aşklar yarım kaldığı için özlenir.
Yalan...
Aşk yaşandıkça özlenendir.
Rüzgar değildir içimi harlayan, özlemindir her akşam pencereleri zorlayan. Kavuşmak aşkın nefesi olsa da, kavuşamamak ecel sedyesinde can çekişmek bilesin. "Ha geldi, ha gelecek.." derken bir türlü son nefesi verememektir göresin.
Desem ki kış geldi, havada dondurucu bir soğuk, insanlar evlerinden çıkmıyor.
Kediler hariç...
Bu şehrin en cesuru onlar...
Kediler, her şeye inat yine aynı asaletiyle bak oradalar. Ne açlık, ne soğuk, ne başka birşey isyan ettirip, intihar ettirmiyor onları... İşte aşk böyle bişey sevgili. Tüm zorluklara rağmen, aynı yerde durabilmek...
Küçükken karlı havalara aşıktım çünkü annem karlı havalarda asla dışarı bırakmazdı. Ama ben yine de penceremin kenarına oturur, saatlerce izlerdim arkadaşlarımı. En üyük hayalimdi; kara dokunup kardan adam yapmak..
Olmadı..
Şimdilerde çok kar yağdı, defalarca karda yürüdüm, hatta koşup, yuvarlandım. Kardan adamlarım bile oldu kocaman kocaman. Ama hiçbiri o pencereden bakan çocuğun içindeki özlemi azaltmıyor, hiçbiri o zamanki kadar tatlı ve güzel olmayacak, olmuyor da.
Aşkta öyle...
İlk defa seversin birini, belki kavuşamazsın, belki hiç duyuramazsın, yer bitirirsin kendini... Sonra aradan zaman geçer hafta ay yada yıl her neyse... Belki çok sevdiklerin olur, seni çok severler. Ama yine de dönüp "Ondan çok sevdim." derken, karşılaştırdığın da hala odur.
Ve bilirsin hiç bir aşk, artık onun gibi olmayacaktır. Mazinin en görkemli yerine kurulup, her seferinde karşına çıkacaktır.
Aşk "unuttum" derken başlayandır..
En olmayacak yerimizden yara alırken, akan sızıntıyı görmemeye çalışırken. Hiç olmayacak şeylere gülerken, kahkahalarının arasından, bir damla sessizce akar gözlerinden.
İşte odur, sevgilinin adını yazan yanaklarına.
Gülümserken akan damlalardır, haber veren ondan sana.
Gecelerce döktüğün yaşlar acizliğini anlatır. Ama o damla "sevmiştim" der, kıvrıla kıvrıla...
saadet bayri

Etiketler: ,

30.12.08

Gece kokan sevdalar

Hey gidi uğruna gecelerimizi rüşvet verdiğimiz sevdalarımız.
İsmini ismimizden önce söylediğimiz aşklarımız. Köşesi kırılmış camlardan dışarı bakarken, soğuktan titreyen ellerimizi ağzımızdan çıkan havayla ısıttığımız, soğuk ve bir o kadar sıcak gecelerimiz.
Her sabah utanarak tekrarladığımız "bir gün mutalaka söyleyeceğim" diye ezberlediğimiz cümlelerimiz.

Gecenin karanlığına açılan ellerimizle emanet ettiğimiz dualarımız.
Sİyaha karışan damlalarımız. "Delikanlı adama sevda haram" diye kendimizi kandırdığımız günlerimiz.
O giderken "dur" diyemeyen gururumuz. Gelecek her güne eklediğimiz "keşke" lerimiz.
Delikanlı olmak, bir aşka ağlamayı yakıştırmasada... Siyah beyazla nöbet teslimi yaparken, en zifirisine saklanıp odanın gizli gizli ağlamak, sessiz sessiz iç çekip, bitmekti en büyük sevdakeşlik.

Ellerimiz de pankartlar, dilimizde manasını bilmediğimiz şiirlerle koşarken sokak aralarında, "Seni Seviyorum" buruk bir ar olarak kaldı kalbin en tenhasında.

Şimdi "biz" demeden geçip giden "ben" li günlerimiz, yaşadıklarımız ve yaşayacakalarımız garip bir anı olarak kaldı hatıraların tavan arasında.
Hesap sorduğumuz kimse kalmadı, bizden başka.
saadet bayri

Etiketler:

24.12.08

Hoşgeldin Sevgili

Sen hala benim nuruaynımsın.
Aradan bunca yıl geçti, geldiğin günün üzerine kar yağdı, yağmurlar ayak izlerini sildi.
"Seni sevdim" dediğim günün bilmem kaçıncı yıldönümünü kutladım.
Ama hala ilk heyecanla beklenip, özlenmektesin sevgili.
Bugün gelişini bilmem kaçıncı kezdir bekliyorum penceremde, birazdan elinde çantan, saçlarında bahar esintisi, ellerinde yaşamanın verdiği bir beyazlıkla geleceksin. Ben ilk defa görüyormuş gibi seni, yine tutamayacağım gözlerimdeki destursuz damlalarımı. İnsan mutluluktan da ağlarmış, öğrettin bana sevgili...
Sen hala aynı tazelikte sevilmektesin.
Ne arttı sevgim ne azaldı, sen hep kıvamında sevilenlerdesin. Zira seni, o kadar beklentisiz ve kırıksız sevdim ki, ne yaptığın harikalıklar arttırıyor sevgimi, ne yaptığın yanlışlıklar azaltıyor tutkumu.
Ben seni sadece "sensin" diye sevdim sevgili...
Anlatsam kimse anlamaz biliyorum. Kavuşmak yarı yarıya kaybetmektir derler. Oysa kavuşmak sahiplenmektir ve aşkın sınavdan geçme anıdır. Aşk işte o zaman aşk olur sevgili.
Mecnun kavuşamadığı için "Leyla" dedi deseler de... Aşıklar kavuşamadığı için unutmaz, daha bir fazla sever deseler de..
Sen bana tüm doğruları, tüm acabaları yıktırdın. Bana ait doğrular yaşattın sevgili.
Şimdi üç yılın ardından tüm dünyaya bağırarak diyorum ki: Seni bana ilk geldiğin günkü kadar çok seviyorum sevgili...
Ve ben her gün bakışını, gülüşünü ve sözlerini hala ilk defa görüyor, duyuyor gibi heyecanlanıyor, bana geldiğin ilk günü hayatımın en kutsal günü sayıyorum...
Ve sen, her günüme hoşgeldin sevgili.
saadet bayri

Etiketler: ,

Kendini akîl zanneden ahmaklar

Her gün gördüğüm suretime, unutamayacağım bir bakış bırakıyorum.
Bu kadar kaybedişin, hatanın içinden bari bunu hatırlasam diyorum. Belki bu kalır gözlerimde diyerek, kendimi kendimle durdurmaya çalışıyorum.
Derken bir internet sitesinde, gözlerime değen ve unutamayacağım resimler kalıyor. Yürürken, konuşurken, düşünürken hatırlamak için, saatlerce seyrediyorum bu manzaraları.
2008’in akılda kalan fotolarını veriyor bu site.
Ve kapalı hanımların Erciyes’te kayak yaptıklarını hayretle ve suçmuş gibi objektifleyip nazarıma sunuyor.
Şaşıp kalıyorum. Sanki daha önce yoktu, şu birkaç yıldır ortaya çıktı örtülüler.
Televizyonlarda “onlar” ve “bizler” diye ötekileştirip, gazetelerde “Onlar bunu da yapıyor” diyerek, her hareketlerine şaşırdığımız ve neredeyse nefes alacakları yerleri belirleyeceğimiz örtülüler, yeni mi girdi hayatımıza?
İnsanî hallerimizden gerine gerine bahsederken, hayvanlara yapılan en ufak bir saldırıda yüreğimiz sızlarken. Televizyonlarda ki üçüncü sayfa haberlerine isyanlar edip, yaşlarımızı akıtırken, eline toplu katliâm imkânı verilse birilerinin, hiç şüphem yok, acımadan katlederler bütün örtülüleri.
Üzerine de vicdanlarını susturdular diye, derin bir nefes çekerler.
Zira sıradan yaşantılarının içinde her türlü hareketi özgürlük adı altında yaparken, yanlarından “Ahiret ya varsa? Ölüm de var unutma.” diye canlı geçen haberciler artık birilerini rahatsız etmemiş olurdu.
Oysa daha yıllar önce ne güzel söylemiş Necip Fazıl: "Bir kız öğrenciyi, başını örttüğü için tahsil hakkından mahrum etmek İstiklâl Savaşı başlarında ve Maraş’ta düşmanlar tarafından başörtüsü çekilip düşürüldüğü için başlayan millî şahlanışın ruhuna tükürmektir” demiş ve bizi yıllar öncesine götürmüş, tarihimizi hatırlatmaya çalışmıştı.
Ancak balık hafızalı bir millet olduğumuz için, ona da vardı bir bahanemiz.
Hepimizin dediğimiz bu dünyaya, birileri sahip çıkarken bir de üzerine medeniyetten bahsedilince, “ne yazsam?” diye düşünemeden edemiyorum.
Bir köşe yazarı; “umumî tuvaletlerde, ellerimi yıkadığım yerde, abdest alıp ayaklarını gözüme sokmasınlar. Bana yeter” diyorken, unutuyor sanırım tahareti…
Zira az önce tuvaletten çıkan bir diğeri, kirlenmiş elini yıkıyor o lavaboda, şimdi sormak gerekiyor, kendini akıllı ve temiz zanneden bu gazeteciye, o ayak mı temiz, yoksa o el mi?
***
“Örtünmek güzeldir” sloganına takıp, bilbordlarda gördükçe sinirleri bozulan bayanlar… Neden sadece bir reklâm olan bu yazıdan bu kadar rahatsız oldular? Acaba vicdan denilen manevî polisleri onları rahatsız mı etti? Açılmak hepsinden güzeldir diyen halleri onları tatmin etmiyor mu cevap olarak?
“Örtülüleri görünce, inadına sakız çiğneyip patlatıyorum. Onlar kapandıkça, inadına kısa giyiniyorum” diyen bir bayan “Edepsizleşiyorum” derken utanmıyor, rahatsız olmuyorsa, örtülü bir bayan neden bu bayanın yaptığı bu hareketlerden dolayı rahatsız olsun ki…
Ahh! Kendini akıllı zanneden ahmaklar.
Yaptığınız bütün hareketlerle sadece kişiliğinizi gösterirsiniz.
Halinizden ve davranışlarınızdan bu kadar eminseniz, neden bir örtülü sizinle yaşarken “öteki” diyerek rahatsız olmuyor da, siz neden elinizden gelse onları başka bir dünyaya sürmek istiyorsunuz? Bu halleriniz, acaba vicdanınızın çığlıkları olmasın…
saadet bayri

Etiketler: ,

1.12.08

Dün anladım...

Tüm şairler yalan söylemiş... Tüm yazılanlar kandırdı beni...
Güzel dediğim satırlar, ezberlediğim mısralar silinsin artık hafızamdan.
En büyük aşık dün; "sevda dilsiz olur." dedi.
Ve sustu.
O susunca dünya sustu. Alem başka bir renge büründü. Göğün rengi açıldı, beyaza döndü.
Rüzgar sessizce esip uçurdu tüm hafif olanları. Ağırlığıyla karşı koyanları, okşayıp geçti.

En büyük aşık dün; "Ömrün yetmez, anlatmaya" dedi.
O an zaman bir nefes kadar kısaldı. Aldım, ya veremezsem telaşı düştü.

Ve yürek; "bu kadar kısa zamana sevda fazla" dedi.

Dün bir aşık; "insan aşığım demesin, unutmaya meyilli bir yürek taşırken." dedi.

Gözlerimden tane tane yaş düştü. Hatırlamaya çalışırken, çok sevdim dediğim o yüzü.

Gözlerim semaya kaydı....

Dün bir aşık; "ömür fani aşka kifayet etmez" dedi.

Ve ben dün anladım: Mecnun "Leyla" derken, neden "Mevla" dedi.

saadet bayri

Etiketler: , ,

30.11.08

Özdemir Asaf


Etiketler:

21.11.08

Gidenler

En çok hiçbir şey söylemeden gidenleri sevdim ben.
Bir cümle dahi etmeden sessizce yitenleri.
Kimbilir bir akşam çayında kalmıştır sesi, bir kahve molasında unutmuştur affetmeyi.
Ardında unuttuklarını hatırlamadan gidşlerini izlemeyi sevdim bir de.
saadet bayri

Etiketler: ,

Gelsen

Gelebilir misin?

Uzun zaman oldu gidişin. Gelirim dediğin zamanın üzerine yağmurlar yağdı, kar üzerini örttü. Rüzgar esip, uçurdu.

Gelsen diyorum bir sabah ezan okunurken, tam duadayken ellerim, şaşırtsan tüm zamanlarımı...

Sana, dönmen için ne söylemem gerekiyor bilmiyorum. Bütün kelimeleri giderken heybene doldurdum.

Elimde sadece bir parça sukut var. Açılan ellerimle sunduğum.

Desem ki; yağmurlar yağıyor artık, eskisi gibi değil. Sırılsıklam tüm şehir. Toprak doydu, kandı leylasına, ağaçlar da bir bayram havası... Şerha şerha yarıldı gök.

Gelsen diyorum...
Bir bayram günü, desem o güne. Kuşlar ötüşse seher vakti olsa ve ben, ellerim sol yanımda kapasam gözlerimi sonsuz bir huzurla.
saadet bayri

Etiketler: ,

11.11.08

Ümitsiz Değiliz

Bazen oturup bilgisayarın başına, gazetelerdeki köşe yazılarını, forumlarda denk geldiğim paylaşımları okur ve kendimce yorumlar yaparım.
Bugün okuduğum bir yazı yerden yere vurmuştu yine hepimizi. Nedendir bilmem dini içerikli yazılarda, yani dini mecmualarda ki yazarlar sanki hepsi agız birliği etmiş gibi "Aman böyle yaprsanız böyle olur. Sizden adam olmaz. Siz değil misiniz televizyon izleyen? Siz değil misiniz dünyayı seven?" diye devam eden cümleleri kurmaktan zevk alırlar.
Oysa hayatın çok başka yönleri de var. Ve bu kadar umutsuz mu gerçekten yaşamımız?
Soruyorum size.
öyleyse kesin ümidinizi, oturun bir ağacın altına ve ölümü bekleyin. Bu doğru olan bu kadar eleştrinin ardından.
"Peygamber evinize gelse" diye bir e-posta aldım dün. Pek hoşlanmadığım bir şiir aslında, uzun zamandır da çıkmıştı şükür ki aklımdan...
Sonra e-postayı okuyunca aklıma takıldı, iyide peygamber gerçekten bu kadar sinirli ve eleştren birimi? Peygamberin zamnındaki insanlar çokmu mükemmeldi?
Peygamber nasıl bir topluma gelmişti unuttuk mu?
Ayrıca ele almak istediğim, canımıa cıtan bir konuyu kısaca paylaşmak istedim. Düşünceleriniz varsa yazabilirsiniz.
Ancak tebliğ nedir? iyice araştırmak gerek. "Sizden bir şey olmaz." demek yerine. "Ahir zamanda on sünnetten, birini işleyen kurtuluşa ermiştir." diyen bir nebiye ümmet olduğumuzu hatırlamak daha yerinde olur.
Sadece namazlarında aksaklık etmeyeni muteber ve değerli saymak gerekirken,
İnsanları ümitsizliğe düşürmeye ne gerek var...

Etiketler: ,

5.11.08

Asil olmalı düşmanlarım

Pahalı dostluklarım oldu.
Onları kazanmak için karşılığında çok büyük diyetler ödedim. Kimilerinde unutulmayacak acılar bıraktım, kimilerinde unutulmayan mutluluklar.
Karşılığı olan ve karşılıksız elde edilemeyecek kazanmışlıklarımdı onlar.
Geçmişime dönüp baktığımda, onca yıldan elimde kalan ve geçmişten getirebildiğim tek sahipliklerimdi bana göre.
“Dostum” kelimesini daha konuşmaya başlamışken, yani “anne-baba” demeyi henüz öğrenirken, öğretmeye başlamıştı annem.
Ama anlattığı hiçbir şey gerçekle uyuşmadı. Ya ben uyduramadım, bilemiyorum. Zira yaşadığımız hayat birbirinden epey farklıydı. Ne acı ki; ne dostlarımız benzedi birbirine, ne düşmanlarımız.
Oysa yaşadığım onca yılı, iki kişi yaşayıp, iki kişi hatırlamaktı duâm. Ya da birkaç kişi…
“İnsanın dostları olmalı” demişti bir kitapta, “O ağlarken ağlayan ya da acı çekerken onunla aynı acıyı çeken” diye devam ediyordu.
Okudukça içim açılmıştı.
Yüzümde sevinç kırmızılıkları gezinmişti.
İnsan hissetmediğini yazmazdı ya. Mutlaka bir yerlerde böyle dostluklar kalmıştı. Neden sonra anladım, her yazı yazanı yansıtmazmış. Yazar bazen hissetmeden, yaşamadan da yazarmış. Öğrendiğimde biraz geç kaldım.
Çünkü hiçbir dostum bu kalıba uymamıştı. Aslında kimsenin dostu bu kalıba uymuyordu. Unutuluyordu: Zor olan iyi gününde dost bulmaktı, acı gününde dost o kadar çoktu ki…
Ağladığımda teselli eden çok oluyordu da. Güldüğümde, sevincimi paylaşmak isteyince “Aman nazar değer kimseye söyleme” deniyordu. Oysa hiçbir acım için “Nazar değer” kelimesi kullanılmamıştı. Bu durum ne kadar da tuhaftı.
***
Arada düşmanlarım da oldu. Dostlarımız kadar gerçekti bizi sevmeyenler ve hayatın içinde istemeyenler.
Onlar da haklıydı: Birini sevmeme haklarını sonuna kadar kullanıyorlardı.
Bir başka insan da beğenmedikleri birkaç huy, karakter, hâl ve hareket yüzünden kalplerinin beyaz değil de, siyah sayfasına yazıyorlardı isimlerini.
Ama unutuluyordu; yine kalbe yazılıyordu, sevmediklerimiz bile.
Aslolan hiçbir yere yazmayıp unutmaktı, hiç hatırlamadan.
Hepsinden önemlisi; düşmanlarımın bile karakterli ve kişilikli olmalarını istedim duâlarımda.
Kıskançlıklarını ya da nefretlerini seviyeli kullansınlar. İnsânî vasıflarını, şefkatlerini, vicdanlarını yiyip bitirmesin nefretleri. Öfkeleri gözlerini karartmasın ve her dem çoluk çocuk bütün sevdiklerimi sarmasın bu halleri.
Düşmanlıkları basit, aciz, yenilmiş ve ucuz olmasın. İnsanî zaaflarımdan ötürü çöküntülerime sevinmesinler. Ya da kaybettiklerim için kazandıklarıyla övünmesinler.
Başıma gelen hiçbir acı olay “Oh olsun. Hak etti. Daha beter olsun” cümlesini söylettirmesin. Kaybettiklerim için, içten içe sevinmesinler. Zira düşmanlığın da dostluk gibi kalitesi olmalıydı. Ve bence kaliteli düşmanları olan her zaman şanslıydı.
Arkadan konuşmanın gıybet olduğunu bilirdi asil düşman. Başkasının kötülüğünü isteyenin, aynısıyla imtihan olunacağını bilir ve susardı. Sevmediklerime duâ da etmedim, bedduâ da.
Allah’a havale etmenin en büyük bedduâ olduğunu öğrenmiştim. Yaratıcı bu dünyada mı verir yoksa ahirete mi bırakır cezalarını bilemem.
Ancak yaşadıkları benimkine yakın olursa, ibretle bakarım.
Bunun dışında hiçbir acısı beni sevindirmemeli, sevmediklerimin.
saadet bayri

Etiketler: ,

30.10.08

Sana Bakmak

Cinayetimin ipucu

Sana aklından silemeyeceğin bir bakış bırakıyorum.

Yaralarımdan yetiştirdiğim demetleri sunup yitiyorum.
Acile yetişemeyen anlar ve kurtulamayan intiharlar kalacak ellerinde.

Seni ruhumun en mahrem yerinde sakladım, elleri değemez namahrem olanların.
Sen en temizimsin.

Sen tek şahidimdin, sana vermiştim en gizli sırlarımı. Ömrümün tüm cinayetlerinin ipuçları sendeydi.

Ama sende yorarak bitirdin içimin yollarını. Hep bir isim aradın, öğrendikçe. Kendini başka yollarda kalmış, ıslanmış, erimiş aşkların içinde arayıp durdun.
Oysa hiç bilmedin; sen yeni kurmaya çalıştığım bir şehirdin.
Yolu, sokak lambası, işaret tabelası..
Sen her şeyin ilki oluyorken, başka şehirlerde kaybettim seni.
Şimdi sana tek cümle, benden hatıra..
"Başka aşkı arama hiç bir aşkta... Çünkü özel olmasan başka aşklarımı bilemezdin. Artık inanma bana."
saadet bayri

Etiketler: ,

28.10.08

Yeniden

Elimde olmayan sebepler dolayısıyla görüşemedik.
Yeniden burdayım, sizler de oradasınız.
Site kapalıyken, aldığım mailler için çok teşekkür ederim.
Bu kadar izleyenim olduğunu görmek beni mutlu ediyor.
Arada yorumlarla da fark ettirin kendinizi :)
selam ve dua ile
Saadet Bayri

Etiketler:

21.10.08

Unuttum kimler gitmişti benden

Ölümle tanışmamız geç değil, çok erken oldu.
Önce bebekliğimi öldürdüm; yürüyüp, konuşmaya başlayınca. Sonra çocukluğum öldü, gençliğe adım atınca.

Sonra her anım "geçmiş" adıyla ölmeye başladı. Hatıralar arada gelip, zorlayıp gittiler. Çoğunu unutarak öldürdüm.

Ne aşklar vardı yüreğimde.

"Asla unutamam" dediğim isimler kazılıydı belleğimde.

Hepsini unuttum.

Şimdi yazmaya kalksam yoklar. Hayal meyal hatıralar da artık can çekişiyor.

Nice şairler öldü, ben büyürken. Nice şarkılar eskidi, yüzkez dinlerken, şimdi dinlemeye tahammülüm yok.

Şiirler can verdi ellerimde.

Nice kelimeler nefretim diye geçti defterlerime.

Ve ölüm kimleri, neleri alıp götürdü benden. Gidenleri anamıyorum bile.

Birçok yaşanmışlığım ölü toprağın altında bekliyor.
Birgün gelip onlara katılacağım anın çetelesi ellerinde, çentik atıyorlar her anı ömrüme. Ve bir ben kalmışım, gidişi hep ertelenen- hep erteletilen. Gidenler her an gideceğimi fısıldayıp gidiyor .
Vakit tamam olunca, kimin hatırasına ekleyecek beni ecel.
Kimbilir.
saadet bayri

Etiketler: , ,

11.10.08

Tutuklandı Hüzünlerim

Beyaz bir geceydi, tutukladı hüzün ellerimden. En öfkeli yanımdan tehdit etti, yaşamak. Ayrılığın arkasına bağladım saçlarımı, sürgünüm.
Gelmekti zor olan, herkesin gittiği o yoldan. Ardına bir kez bakabilmekti yiğitlik.

Sen böyle giderken, güldüm. Meğer insan sözleri kadar büyük, yaptıkları kadar küçükmüş.

Çocuktum, elimde sımsıkı tuttuğum uçurtmam.

"Bırakma" demiştin, verirken. Baharlar geldi geçti, bir de kara kış...

Hala bırakmadım, kavgalıyım rüzgarla. Sen ise kaçıncısını gökyüzüne kaptırdın, unuttum.

Martıların sesinin hiç kesilmediği bir evde büyüdüm. Bir martı dün can verdi, bir geminin sesinde, yitti gitti.

Yasım var, her sren sesinin ardından. Talan olmuş bir yuvanın tek tanığıyım. Suçlu; işte orada demir bir yığın.

Haberi yok yıktığından, bir ben tanığım.

Ne düşlerden ağır yaralı döndüm, ânıma...

"Çok sevmiştin" şüphem yok. "Canından öteydim" yalanın yok. Ama ağzına kadar dolu bir yürekte yapayalnızım.
Aşkın sana yoldaş.

Eskiciye satıldı dün uçurtmam. Pencereden bakarken, eski bir dostu uğurlar gibi mahzundum. Ayyuka çıkmış nefretimi susturdum, ellerimle kapadım ağzını. Eskicinin ardından sadece ellerimdi ıslanan.

Şimdi bir beklediğim var. Dün gece tutukladılar hüznümü, sana sitemim hükümsüzdür artık, üzülme.
saadet bayri

Etiketler: , ,

8.10.08

Aşk ve Biz

Aşkın tanımı yapılıyor yıllardır. “Evet, bu kesinlik bildiriyor” nakaratları dışında, kullandığımız başka cümle yok. Her tanımı tebessümle dinliyor, arada başımızı onaylayan hareketlerle sallıyor, ancak bu son sözdür diyemiyoruz.
Yaşadığımızın ismi hepimizde aynı iken, kişiler adedince farklı tanımlar yapıyoruz ya da yapılan her tanıma, birkaç tane de biz ekliyoruz.
Aslında çoğu zaman yaşadığımızın kelime karşılığı yok. Sustuğumuz yerde, akan birkaç damla bütün söylenecekleri özetliyor işte.
Hani hep “kadınlar anlaşılmaz” türünden teoriler dolaşır ya ortalıkta… Bence insanın bizzat kendisi kompleks bir varlık olduğu için, anlaşılması oldukça zor.
Erkek ya da kadın hiç fark etmiyor.
Sürekli yaşanan, kişiler adedince tecrübesi olunan aşk hakkında, hangimiz tam ve doğru bir tahminde bulunabiliyoruz?
Biraz acımasızca olacak; ancak cevap elbette hiçbirimiz.
“Ben biliyorum, ben anlarım” edasıyla dolaşanlara aldanmayın. Onların ya hiç göz değmemiş yüreklerine ya da biri fena yakmış canlarını.
“Şu hareketi bunun için yaptı.”
“Şimdi arar.”
Cümlelerinin kaçta kaçı içimizi rahatlatıp teselli edebildi ki bizi?
Ya da çaresiz kalıp, anlatırken sorunumuzu en yakınımıza, kaçı çözüm buldu ve bu çözüm bizi rahatlatıp, sakinleştirdi?
Her söylenen söz, bir kelime eklemiş oluyor aşka dair. Ve sanırım çok uzun yıllar da sürüp gidecek, aşka yazılan mersiyeler.
Ağıtlar ve sitemler.
Çok severiz.
Hiç ummadığımız anda gelip yerleşir yüreğimize.
Habersiz…
İzinsiz…
Destursuz…
“Neden geldin?” türünden bir kelimeyi yutkunuruz, acıyla. Ne kadar kızarsak kızalım, tutarız birçok kelimeyi dilimizde.
“Ya giderse, bir daha dönmezse?...” korkusu yer bitirir bütün hayatımızı.
Bir ömür ya da ömrün yarısı bir kişi için heba edilip bitirilir.
Ne yazık.
***
Aşkın dili yok.
Tanımı yok.
Ne olduğu, kim olduğu, nasıl bir şey olduğu henüz bilinmiyor ve umarım bilinmez.
Zira hepimizin yaşadığı, hissettiği o tanıma uymasaydı, şimdiki çokbilmişler bizi de aşksız, sevgisiz ilân ederdi.
Belki Mecnun’u bile tard ederdi bu sofradan.
Cüretkârız.
Elde ettiğimiz şeylerin pek kıymetini bilmediğimizden, aşkın belli kalıpları olsaydı ve o kalıplara, kalıpların kurallarına göre yaşasaydık; durum epey tehlikeli olurdu galiba.
Bu kadar olumsuzluğun içinde, fıtratımıza yerleştirilmiş sevgileri doğru yönde kullanabilenlere ve kullanmaya çalışanlara selâm olsun.
saadet bayri

Etiketler: ,

1.10.08

Git ve gel

"Geçti istemem gelmeni demişti." Şair...

Bu kelimeleri gerçekten isteyerek, yürekten mi söyledi? Yoksa bir kızgınlık anında mı döküldü ? bilmiyorum ancak bildiğim; insanı mest eden mısraların akabinde gelen bu sitemin, beni yerle bir ettiğidir.

Zira onca beklemenin ardından, gelmeyen yada gelemeyen sevgiliye bu kadar sitemin, "gelsende bir şey farketmez" diyecek kadar vazgeçmişliğin ardında aşk mı vardır?
Yada buna aşk denebilir mi?

Tartışılır bence.

Zira Mona Roza'yı yazan şair de, sevdiği kadın "Seni seviyorum" dediğinde "geçti" deyip ardına bakmadan çekip gitmesi, bizde nasıl bir yorum alır.

İlla sevdiğimiz, beklediğimiz anlarda mı sevme ve gelmelidir maşuk? Sonra sevse, gelse, itiraf etse olmaz mı?
Aşk nasıl bir duygudur, onun bir bakışına ölecekken, yine aynı kişiyi dönüp bakmayacak kadar bencil yapar.
Aşkın hakikati sevgilinin yokluğunu kaldıramadığından mı, yoksa tek başına olunca göz ıraklığı, gerçekten yürek ıraklığını bilediği için mi, sabrı zorlanınca vazgeçişleri seçer hep kişi.

Ve tercihler.
Aşkta giden ve kalan vardır hep.
Kalmak ve gitmek... İkisi de tercihtir aslında.
tercihler her zaman ışık olmaz. Bazen tüm ışıkları söndürür, ya kaalnı ya gideni bir ömür pişmanlığıa atabilir.
Öyleyse aşkta dikkat etmektir aslolan.
***
Kim olduğumuz çokta önemli değil, insan yanılır bazen.
Bir anlık öfkeyle "git" denildiğinde
İçinin en mahreminden çekip gidenleri, kırılan onca şeyi onarmak için verdiği seneleri yaşarken kaç kez pişman olur "gel" demediği için.
Yada "gel" demek bir an kadar kısayken, neden "git" dediği için, bazen bir ömür harcanır.
Kimbilir.

Yıkmak...
Bazı anlarda saniyelerimize bedellenir ve sonra yapmaya ömür yetmez.

İnsan anlık kararların kurbanı... Anlık sinir harbinin yenilmiş savaşçısı. Kaçımız "gel" demek için git demediki.
Ve kaçımız keşkesini yükledi her gidenin ardına.

"git" ve "gel" üç kelime tek heceyken..
Biri bir ömrü harap eder, diğeri bir ömrü yeniden inşa eder.

sizce hangisi daha kolay?

saadet bayri

Etiketler: ,

30.9.08

Öylesine

İki delilik arasında sıkışıp kaldım. Yüreğimin başı dumanlı. Unutmuş kendini olmayacak bir yerde. Yalvardım, ayaklarına kapandım dönmüyor geri, zincirlemiş kendini açılmayan bir kapıya. İsyan çıkarmış benden habersiz. Şimdi tüm sözler faydasız, dönülmez geriye. Akıl ordularımı gönderdim, bastırsın diye. Sonuç: İçimde kilitli bir mahzende yüreğim duruyor, cezası baya uzun. İki de bir gelip gitme buralara, akıl ayrı sevda peşinde, yürek ayrı. İflah olmam ben bilesin bu diyarda. Her an firar çıkar korkusuyla duruyorum şimdilerde, yorgun ve sessizim bir şey sorma.
saadet bayri

Etiketler: ,

Oruçluların Bayramı Bu Bayram

Hoş geldin.
İyi ki varsın.
Ne kadar çabuk bitiyorsun.
Ah! Ne kadar da çabuk oldu gidişin.
Daha dün gibiydi gelişin.
Derken.
İşte geldik sonuna…
Şimdi bayram.
Şimdi sevinçlerin ve hüzünlerin birbirine karıştığı hoş ve karışık bir an.
Yeni bir Ramazanı yaşadığımız için, bir gün dahi zorlanmadan bitirdiğimiz için, hiç anlayamadığımız bir sabırla sonuna eriştiğimiz için; yüzümüzde sevinç gülümsemeleri, dilimizde şükür nidaları için.
“Elhamdulillah.”
Şimdi şükür secdelerine yatma, şimdi bayramı bayram yapma zamanı.
Zira birçok oruçsuzun rağmına, Ramazan nasibini bize nasip etti bu yılda.
Nasipsiz bırakmadı bu dünya sürgünümüzde bizleri.
*
Sevincimizin içine damlayan damlaların adı: ayrılık.
İşte çekip gitti, bir aylık misafirliğin ardından, on bir ay kendine hasret bırakacak.
Ve kim bilir, bir daha gelişinde kimler olacak kapıda, eskilere yeniler eşlik edecek ve “Hoş geldin ey Ramazan” diyecek, eski ve yeniler hep birlikte.
Kimlerin bu son vedası olacak.
Bir daha ki seferi olmayacak.
Ve ramazan bir daha geldiğinde, içinde kimleri yâd edip dualar göndereceğiz.
Kimbilir.
İçimizde hüzün damlaları. Tebessümlerimize karışıyor, gözyaşlarımız.
On bir ay hasretinle bekleşirken; yay rahmetini, sabrını ve anlamını tüm aylarımıza. Ve seni beklerken geçen zaman, seni daha iyi yaşamak için, hazırlık aylarımız olsun.
Hoş gidiyorsun Ramazan
***
Bugün bayram.
Bugün oruçluların bayramı.
Bugün bir ay boyunca sabır ve şükürle, bütün Müslümanlar için farz olan orucu tutanların bayramı.
Yani ne şeker bayramı, nede ramazan bayramı…
Bugün oruçluların bayramı.
Efendim ramazanı hakkıyla eda edenlerin bayramı bayram ola.
Hayırlı bayramlar…
saadet bayri

Etiketler: ,

24.9.08

Hoş bir veda olsun

Zaman mı çabuk geçiyor?
Yoksa bizler mi zamanı çok çabuk harcıyoruz?
Bir ay diye başlamıştık Ramazanın birinci gününe, iki, üç derken geldik işte son günlerine.
Aklıma takıldı gitti; Ramazan mı sabırsızdı, yoksa biz mi erken yaşıyoruz anlarımızı?
“İlk defa uzun günlerde oruçlu olacağım” telâşındayken, şimdi bambaşka bir telaşın içinde—hiç fark etmedim. Sanki en kısa zamanlar gibiydi—diye bakakaldım ardından.
Geldiği gibi gidiyor işte.
Kimisi dayanamam derken tutmadı orucunu. Ve kaybetti bilemediğimiz kadar çok manevî kârı.
Neden mi?
Yılda bir ay zor geldi işte.
Sonra utandık oruçsuzluğumuzdan, haktan değil halkın bakışı zorumuza gitti Ve binlerce bahane bulduk, ağzımıza götürdüğümüz su gibi görünen zehirlerimize.
Sandık ki bakanların içtiğimiz suda gözleri, oysa hakikati gören gözlerin, içtiğimizin ne olduğunu bilmeden içişimizdeydi telâşı.
Kimisi bahaneler ararken…
Gencecik bir kız ellerimi tutup; “Sınava girerken oruç tutmasam olur mu? Dayanamam. Ya soruları anlayamazsam?” diye kendince bir teselli aradı gözlerimden kaçırdığı bakışlarımda.
O an sükût ne kadar çok yakışırdı bana..
Ama olmadı…
Ne kadar çok cümle kalıbı kurdum bilmiyorum. Ancak yirmiye dayanmış bir gencin sözleri beni ince ince yaraladı.
O içindeki sesin çığlığını sustururken, ben susmuş çığlığıma ses olmaya çalışıyordum.
Yazık…
***
Ve zaman geçti. Hepimiz için aynı hızda, aynı takvim de, aynı ritim de..
Kimse bir gün eksik ya da fazla yaşamadı.
Kimse bir saat erken, bir saat ilerisinde olmadı.
Ramazan tutanlar için sevinç, tutmayanlar için hüzün olup toparlanıp gidiyor.
Vicdanlarının sesine kulak tıkayanların gözleri arkada, “keşke” sözünü söylememek için çabalıyor.
Her ne kadar hüzün sustursa da, bir şeyler dağladı işte çekip giderken Ramazan buralardan. Gözleri arkada kaldı.
Şimdi mevsim hem yaz, hem de Ramazanla vedalaşma telâşında.
Günlerdir gökler ağlıyor; “Bir daha görüşür müyüz?
Eylül ve Ramazan aynı zeminde.
Ve mevsim, toprakta damlalarıyla vedalaşma telâşında.
Şimdilerde…
Bir hüzün bulaşıyor her akşam ezan okununca kalkan ellerime.
Yaşlılar, son Ramazanım olabilir telâşıyla daha bir dikkatli, her akşam “Bir gün daha gitti.” kelâmında.
Oysa çoğumuz farkında değil, hepimizin son Ramazanı olabilir, bu Ramazan.
Son ve ilk…
Bir daha nerede, kiminle, hangi şehirde buluşuruz bilinmez.
Ancak duâm bir daha yaşamayı nasip etsin yüce Mevlâm, bu mübarek ayı.
Şimdi “Yetişir miyim?” Vedası takılıyor yüreğimin titreyen köşelerine.
Susuyorum.
***
Hoş vedalar efendim.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

11.9.08

Ramazan ve çocuk

Çocukluğum koşuşturuyor penceremden baktığım caddede.
Birkaç arkadaşını yakalamış, yakar top oynuyor. Top değmesin diye nasıl da sakınıyor. Arada mızıkçılık yapmıyor değil, kızıyorum seyrettikçe: “Haksızsın! Ne diye tartışıp küsüyorsun ki” diyorum penceremin ardından sessizce.
O hiç oralı değil…
Arkadaşları oyuna devam edince, unutuyor her şeyi. Bir de bakıyorum yeniden oyunda, top elinde birilerine değirmeye çalışıyor. İçinde zerre kadar kırgınlık kalmadan hem de.
Bir ara yoruluyor, koyu bir sohbet başlıyor aralarında… Yaşlarından büyük sözler çıkıyor ağızlarından.
Şaşıp kalıyorum.
Çok dertliyim o günlerde.
Defalarca tembihlediğim halde, sahura kaldırmamışlar. Ne kadar da kızmışım anneme. “Bilerek kaldırmıyor” diyorum. Sahursuz oruç tutma telâşındayım. Küçücük aklımla, “Dayanmak zor diyorum” bir diğeri onaylıyor.
Oruçluların test vakti geliyor sonra, zira oruç olduğumuzu dilimizin beyazlığı ispatlıyor. Dilimiz beyazsa orucuz, değilse vay halimize.
İlginç bir deneme yanılma bu. Ama bayağı rağbet görüyor aramızda.
Annem söz vermiş, bugün ilk orucumu akşama kadar tutarsam beni sırtında gezdirecek. Sırtında gezdirme telâşıyla tutuyorum orucumu ama dayanamayıp su içiyorum bir ara. Kapının arkasına saklanıp, bir şeyler yemişim bir de.
Kimsecikler görmemiş.
Pencereden gülüyorum bu çocuksu ve bir o kadar masum halime…
Neden sonra annem fark ediyor ve anlatıyor: Allah’ın her yerde beni gördüğünü. Bizim onun rızası için oruç tuttuğumuzu.
Utanıyorum yaptığımdan. Annem halimi fark edip, bir daha yapmazsan bir şey olmaz diyor. Gülümsüyorum, mahçup mahçup
Derken yarım günlük oruçlarım başlıyor. Öğlene kadar tutuyorum. Üç öğlen bir gün ediyor. Ve Ramazan'ın sonunda tuttuğumuz oruçların sayısını söylüyoruz sevinçle.
Bazen satıyorum babama orucumu. Kârlı bir alışveriş oluyor aramızda, pazarlığı unutmuyorum.
Şaşıyorum, ne kadar çok orucu oluyor babamın.
Ahhh! Her yıl “Keşke ben de hepsini tutabilsem” diye hayal kurduğum ramazanlar.
Çocukluğum, şimdi sadece seyrettiğim ve dokunamadığım çocukluğum.
Yaşım ilerledikçe, o kadar gençleşiyor hayalimde o masum anılar.
Ve öğreniyorum: Ramazanın tohumu çocukken atılırmış.
Derken koca koca çocukları görüyorum etrafımda.
Acaba diyorum küçükken onlara kimse anlatmamış mı? Orucun ne demek olduğunu…
Ve Ramazan'ın ne bereketli, ne şirin geçtiğini.
Bilmiyorlar mı yoksa?
İçimden bin tane belki geçiyor, onlar sigaralarıyla geçip giderken yanımdan.
Belki hastadır, belki hali yoktur, belki unutmuştur, belki sahursuzdur. Ama hiçbir belki, “Oruçluya saygı göstermek gerekir” edebini bozup, hak verdirtmiyor onlara.
Sonra penceremden çocukluğuma takılıyor yeniden gözlerim.
Bakıyorum da, annem öğlene kadar oruç tutup da bozacağım zaman, eve girmeden elime hiçbir şey vermezdi.
Ne yaparsam yapayım, elimde bir yiyecekle dışarıya çıkamazdım. Boyum kapının koluna yetişmiyordu ancak Ramazan'da elimde bir şeyler varken dışarı çıkmamam gerektiğini biliyordum.
***
Tüm çocukluk Ramazanların, yetişkin Ramazanlarımıza köprü olması duasıyla
Hayırlı Ramazanlar ve iftarlar efendim.

Saadet Bayri

Etiketler: ,

10.9.08

Kedi-Çipil

Bir arkadaşın kedisi bu. Adı: Çipil :)))
Kediye yapmadığı kalmamıştı, en songördüğüm de . Bugün facebook'tan kedinin başına gelenlerin resimlerini görünce şaştım kaldım. Uyku delisi bir kedi bu. Uyurken davul çalsa uyanmaz. :)) Uyurken yine bir hallere koymuş çipili...
İnanmadım ama doğru kediye salıncak kurmuş...
Sizlerle de paylaşmak istedim. Kedinin başının altında top mu var?
Detayları bildiririm bir ara...:)
Güler misin? Ağlar mısın?
Hay allah :))),:((((

Resim:Ayşenur...
Kedi:Çipil
Kedi Sahibi:Ayşenur...

Etiketler:

9.9.08

Olmadı...

Caddelerde kaybettiğim anılarımı topla ve bana geri getir. Kim olduğun, ne yaptığın yada yapacağın umurumda değil. Sen sadece dünlerimi topla tekrar bana.
Anıları olmadan bir insan ne işe yararsa, şimdilerde o kadar kıymetliyim.

Ya eski beni bul bana, yada hiç gitme kal. İstediğim çok şey değil aslında.
Anla !
Senden önce ve senden sonra diye başlatamam ömrümü.
Gideceksen, ya gelmeyecektin hiç, yada...
Yok yok yadası yok, gelmeyecektin işte.

Eylülde bütün arkadaşlarını kaybedip, tek başına bir ağaç dalında bekleyen yaprağım. Her gece yalvarıyorum rüzgara: "Lütfen rüzgar! Sert es ve düşür beni de diğerleri gibi. Yalnızlık yetti canıma"
Figüran olarak kaldım hayatımın eylülünde.

Oysa ne güzel düşlerim vardı senin de içinde olduğun.
Bir akşam çayı içmekti mesela, güneş batarken bir çaybahçesinde. Sessiz ve tebessümle.
O anda bütün zaman duracaktı ve...
Öyle işte...

Olmadı.

Binlerce kitap okudum.
Binlerce aşk şiiri.
Ama hiç birinden tad alamadım.
Senin dilinden dökülmedikten sonra, senin yüreğinden gelen cümleler olmadıktan sonra başkasının aşkından, satırlarından banane.
Şimdi aşkın bile ne albenisi var... Adı "sen" olmadıktan sonra.

İçinde kelebeklerin oluğu masa saatim tiktaklarıyla beynimi dövüyor. İçindeki kelebek ölüsüne her saniye mersiye düzüyor.
Tiktakların sebebi bu.

Üçüncü sayfada geçmiş adım, acınacak bir bakış çalmış bir gazeteci benden. Şimdi ne kadar denesem de, o bakışı yakalayamıyorum. Bütün gerçek filimler hayatımın içinden çekiliyor, sadece ben izleyemiyorum...
Ne kadar acı...

Eğer gerçekten anlamak isteseydin, anlatmak istediklerimi; içine yalan bulaşmadan farkedebilirdin günahlarını.

Ellerimi cebimden çıkarmadığımdan şikayet edip duruyorlar, oysa cebimde kimsenin görmediği bir öfke var.
Her dokunduğumda rahatlıyorum.
Daha bir kinleniyor; içime yerleşmek için izin isteyen af çocuklarını kovalıyorum.

Mevsim geçtiği halde sürüsünü kaybeden göçmen bir kuşum. Konacak bir yer arıyorum, artık kimse açmıyor penceresini.
Eceli bekliyorum, oda uğramıyor buralara...

"Konuş" diye zorlama beni. Konuşursam dağlar erir kahrından, sen nasıl dayanırsın bu kadar şikayete.
Gelme ne olur... Döve döve susmayı öğrettiğim yüreğimi, çapkın bir bakışınla yoldan çıkarma.

Ben artık kimliksizliğin, adressizliğin nedametini çekiyorum

Dokunma...
Pul pul dökülür adın dilimden satırlarına.

Sorma beni artık hiç kimseye.
Terk edilmiş bir şehrin en sessiz yerindeyim. Yıllardır konuşmayanların yattığı yerde, bir kürek elimde kendime yer kazıyorum.
Sakın gelme buralara, tüm şehir uyanır günahlarının sesinden.
Geri dön, gülüşlerinle kararttığın sabahlara.

Şimdi hoyrat bir yürek var bende, onuda saldım gitti. Karşılaşırsan tanımaz artık seni, sen de bırak kendi halinde tanıma onu.

Giderken ardıma bakmamayı öğrendiğim de, saçlarımda bir tane siyah yoktu.
Dün yanımdan geçtin tanımadın beni.
Bin kez eskittiğim zamanın içinden ben gidiyordum. Sen daha gencecik, geri dönüşlerin izini sürüyordun.

Ben seni bir okul sırasında, kalemle kazınmış bir kalpten çıkan okun ucunda unuttum. Yaşım on yedi...

Sen ise beni, o okun ucuna asıp gittin.

Arama!

Bende bulamıyorum artık kendimi...

Sela veriliyor buralarda, gözlerim kapanırken adımı duydum "maktul" diye sanki...

Saadet Bayri

Etiketler: ,

Giden ve Kalan

Çekip gidene ya küfredilir, ya kahredilir, yada ardından binlerce dua edilir...
Gelsin diye.
Ancak kimse "Neden gitmiştir ki" diye düşünüp, soramaz bir türlü.
Belki duyacağı cevaplar yüreğini incitir...
Farkedecekleri, geri dönüşü olmayan bir ânın başına oturtur kalanı.
Gidenin ardından bırakılan boşluğa "keşkeler" gelmesin diye kalan sadece susar.
Giden suçlu olsun diye, sorusuz kalır tüm cevaplar.
İçindeki bütün şehirler zelzeleden tarumar olurken, kalan dışardan sadece bakar.
Yıkılmadan, sarsılmadan, ağlamadan...
Onurlu görünmelidir ve ne olursa olsun yitmemelidir. Gidenin gözünde cesur olarak hatırlanmalıdır.
Sonrası ise, viran olmuş bir şehrin başında ağıt yakmaktır.
Kalan gideni ne kadar severse sevsin, hiç affetmez. Hiç bir sebep gitmesine gerekçe değildir ona göre.
Bir ömür aynı kin, aynı isimle yaşayıp durur.
Suçlu gidendir.

O ise beyaz bir sayfa kadar masum.
Kalan bir türlü oturmaz sanık sandalyesine. "Bunları yapmasaydım, belki gitmezdi.." sözü asla söylenmeyecek bir sözdür.
Ne zamanki, gidene hak verilir; işte o zaman suçlu bulunur.
Ancak artık geçtir, giden gitmiştir.
***
Şimdilerde sanık sandalyesindeyim...
Dön demiyorum, suçum kesin...
Senden tek isteğim bir kaç dakikalığına da olsa dön.
Şahit ol ve müebbete çevir, infaz kararımı.

Saadet Bayri

Etiketler: ,

6.9.08

EYLÜL DÜŞTÜ GÖNLÜME


“Bekletme ne olur gelmek zamanı gel. Gitme gel! Eylülde gel…”
Ne güzel bir şarkıydı: “Eylülde gel”. Hâlâ ilk günkü gibi hüzünle dinlerim ve kaybolur yiterim, içimin sararmış okul yollarında. O yollar ki, her eylülün anlamı ve sonbaharın ilk merhabasıydı. “Beklerim seni okul yolunda / Eylülde gel” derken şâir, bizi içli bir mısra ile anılarımıza gömüp, sonbaharın hüznüyle mest etmek miydi kastı, bilinmez...
Aylardan eylül…
Leylekler de terk ediyor artık, bir bir bu şehri. Nedendir bilmem, vefasızlıkla suçladım hepsini. Ve kapadım tüm pencereleri, içimden bir şeyler koparken peşlerinden. Kim bilir neler yüklüdür hatıra heybelerinde şimdi. Ne garip!.. Seyyah olan ruhuma, bir göçmen kuş hüznünü düşürdü ayrılığın. Buralardan çekip giderken, ayrılık yeniden döküldü dilime.
İçimde kırık bir veda, leyleklerden bana arta kalan yükleriyle aldım eylülü içeri. Sırtımda gençliğimden kalma ağır imtihan yükleri… O yorgun, ben yorgun; bakıştık saatlerce. Sahi; ağaran saçlarımın, yüzümde biraz daha derinleştirdiği çizgiler, “Gençlik, çocukluğu erken kovmuş mu?” diyor.
Biliyordum zira, sonbahar “dipten ve derinden” gelir. Olgun, ağırbaşlı… Değişmiş, yenilenmiş bulur bizi; hüznü bundandır belki
Eylül geldi… Mevsim hazan…
Semadan birkaç damla yağmur değdi gözlerime. Ve anlaşılan, şehir de hüzünlenmiş bu duruma. Yapraklar yavaş ve sessizce düşüyor dalından. Ağaçlar mahzun, ellerinden kayıp giderken yapraklar, bir başka duruyorlar yalnızlıktan.
Eylül geldi… Mevsim hüzün…
Göklerden yağan, toprağın gözyaşıydı. İçimde gençliğin tarifsiz yangını, dallarım sarkmış ve sarıya durmuş her yanım. Dökülmüşüm tane tane, içimin yollarına. Mevsim hazan, başımda gençlik rüzgârı eserken, mevsim değişmiyor şimdilerde bende. Yüreğim lebalep sarı, hışır hışır sesler geliyor, ben geçtiğim zaman. Tozu dumana katan bir rüzgâr esiyor buralarda. Dağıtıyor kumdan şatolarımı, acımadan.
Eylül geldi… Mevsim hazan…
Şair ne güzel söylemiş: Eylüle girdim eylüle girdim/ her ömrün bir eylülü vardır /onca yaşadım/ şimdi bildim(Murathan Mungan).” Ey ömrümün eylülü, hoşgeldin. Nasıl geçti yıllar, bilmem. Ey benim on beş yaşım, ey benim yirmi yaşım! Artık sormuyorum, “Nerdesin?”… İbretle bakmaktır bana düşen bugün, ihtiyarlığın akşam güneşinde ardınızdan…
Küçük bir çocuk görürüm koşuşturan, kahkahalarıyla geçip gider önümden. Konfeti sanır dökülen yaprakları. Toplayıp sonra, saçlarından aşağı döker tüm sarıları. O güldükçe, damlalarım ıslatır yanaklarımı.
Ömrümün keşkesi bekler sokak başında: “Ah hep çocuk kalsam, hiç büyümesem.…”
Oysa, ne çabuk büyümüşüm! Düşüp dizlerimi kanattığım günler, gerilerde kaldı. Şimdi, yüreğim düşüp düşüp kabuk bağlıyor. Kardan adam yaptığım günleri, penceremden başkalarınkine bakarak anıyorum. Merdivenlerden inmeyi henüz öğrendim, kayarken demirlerinden.
Saklambaç oynarken, “elma” dediklerinde hep çıkmıştım saklandığım yerlerden. Şimdilerde ne derlerse desinler; hiç çıkmıyorum. Saklandığım yerde büyümüşüm ben.
Çocukluğumu öylece bırakıp yürüdüm, gençlik kollarımdan çekiştirirken… Sonrası, Sessiz bir fısıltı: Kimseyi; ama hiç kimseyi hayat boyu yanında tutamazsın.
Düşmeye hazır bir damla, gözümde donup kalır.
Eylül geldi… Mevsim hüzün…
Yaz desem değil, ama güneş var hâlâ… Yakmasa da ısıtıyor. Kış desem değil, rüzgâr esiyor; ama üşütmüyor. Bütün mevsimlerin toplamı bu: Beşinci mevsim.
Her şey adım adım yol alır. Yapraklar birden sararmaz, güller bir anda dökülmez. Öyle sessiz olur ki her şey, şaşar kalırsınız. Her ne kadar rengiyle anılsa da eylül, sarı öyle hemen göstermez kendini. Sanki bir anda gelir; ancak zamanlıdır gelişi. Tıpkı çocukluğumuzla yer değişen gençliğimiz gibidir eylül.
Ne zaman ki okul yollarının bitişini haber verir; o zaman insan anlar, gençlik zamanı değildir. Yıllar hangi arada geçti, hangi gecede ağarmıştı saçlarım? Yüzümdeki çizgiler daha derin şimdi…
Mevsim karışık…
Ne yaz diyorum, ne kış. İkisinin ortasında kalmışım. Sanki Âraf’tayım.
Tıpkı ömrüm gibi. Ne yaşlılık bu hâlin adı, ne taptaze bir gençlik… Ve gençlikten arta kalan bir ömrün hazânındayım. Ömrüm kurumuş bir dal mı artık? Uç vermez mi artık, zamansız esen boranın avuçlarında? Ah deli gönül! Ne kadar uğraşırsan uğraş, bu mevsim hep içimde bir gençlik yorgunu…
Eylül geldi…
Hüzün davetsiz misafir, keyfince gelip yerleşti süveydasına kalbimin. Birkaç damla yanaklarımda, gökler ağlamaklı, teselli edilen toprakta yas var. Tüm şehirde yaprak ölüleri… Ey rüzgâr! Yanı başımda dururken pervasız yazlarım… Daha ılık serinliğin yüzümdeyken, şimdi ayrılık çığlığıyla ansızın beni ürpertmek neden?
Eylül geldi; eylül gibi geldi: Kırılgan, dokunaklı… Bir kampana sesinin çığlığında ayrılık vagonları diziyor sonbahar. Bir “Sessiz Gemi” gerçekliği, çepeçevre sarar zihnimin en dip ve derinden uğuldayan sis yelkenlerini. Sarsılıyorum… Gamlı bir eylül vagonunda pazara çıkardığım can!.. Nabzın atıyor, diyarını terk eden kuşların ardından. Sahi, pazarın pazar m’ola?
Mevsim hüzün...
Bir ağacın gölgesine düşer sessizce bir yaprak. Yiter ağacın kollarından, renginde buruk bir veda… Ve ben, hiçbir mevsim eylül kadar üşümem! Bilirim, vedalar üşütür insanı; soğuktur.
Ey ömrümün, vaveylasıyla titrediği gençlik yanım!
Bu kaçgöçler dünyasında eylül sana, sen eylül firakına gebesin, unutma!...
Saadet Bayri

Etiketler: , ,

1.9.08

Biraz da Gülelim :)))


26.8.08

.....


Etiketler:

24.8.08

İhanetimi astım

Gidecek yerim yok, şehir terminalinde bekliyorum.
Hangi yere gitsem, terkedişlerim bekliyor son durakta.

Cellat edasında ayrılıklarım, elinde bir urgan bakıp bakıp süzer bakışlarımı.

Korkularım yanıbaşımda, hiç bir yere gitmiyor.

Bu kaçıncı terk ettiğim şehir...
Bu kaçıncı kaçak gidişim...
Bu kaçıncı habersiz çekişim kapıları...
Şimdi gidecek bir yerim yok, her aşkla bir şehir terketmişim.
Kaldım kuytuda...
Ve nicedir arıyorum ihanetimin olmadığı son şehri.
Sevmenin en acı tadındayım. "Sevmek için, acıtmak lazım." demiştin.
Acı çektirmeden sevmek yok!
Öğrendim...
Gecesine ihanetimi astığım bir şehri daha terkediyorum şimdi.
Aşka beş kala, gidiyorum.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

Akrostiş

Sevdan ile tutuştum bir alev gibi
Ahımla ağladı semada bulutlar
Arştan inen yıldırımla feryat gibi
Dalga dalga yağdı üstüme yağmurlar
Ey gönlümde saklanan deniz incisi

Tenimde cansın sen, ömrümün halesi
Habib Fidan

Etiketler: ,

20.8.08

Mecnun olmak

...Aşık olmak hoştur amma,
Sadık olmak başkadır başka...

İkisi de Ben Mecnûn'um diyordu.
Devrin padişahının kulağına ulaştı iki Mecnûn'un varlığı... Olmamalı idi böyle bir şey!! Öyle ya şu koca âlemde tek bir Leylâ var; nasıl olur iki Mecnûn!?...
Birisi aşkında kesinlikle sahtekardı padişaha göre...
Ferman çıkardı padişah "-Tiz gele her iki Mecnûn olma iddiasındakiler!"
Ferman padişahın, derhal huzura getirildi iki Mecnûn'da... Padişah sordu:
Bir Leylâ var ne olaki iki Mecnûn? Birinizden biriniz yalancı, sahtekar! İşimi uzatmayın, hanginiz söyleyin bana hakiki Mecnûn!?..
İkisi birden dediler: Padişahım Mecnûn benim!
Padişah imtihan ederim, yazık olur size, doğruyu söyleyin! dedi. İkisi birden yine imtihanına razıyız ey ulu hükümdar" dediler.
Padişan emr buyurdu Hemen kütük ve balta gelsin! Hanginiz hakiki Mecnûn şimdi anlayacağız dedi.
Leylâ'ya olan aşkı için kim elini kestirirse onun Mecnûn olduğunu anlayacağım... Derhal atıldı Mecnûn'luk iddiasında bulunanlardan biri:
Kes hünkârım! Bu el Leylâ'ma kurban olsun!
Koydu elini kütüğe, baltayı vurdu cellat ve eli kesik halde feryâd etti o :
"Leylâ'm! Leyla'm!..".
Diger Mecnûnluk iddiasında olana yöneldi cellat:
Hadi bakalım sıra sende anlayacağız şimdi sen mi Mecnûn; o mu Mecnûn!... padişah, kes Mecnunun elini diye bağırdı cellada
Mecnûn, öyle bir bakışla baktı ki cellada, cellad korkusundan üç beş adım geriledi.
Behey adam! dedi Mecnûn..
Behey adam! Ben Leylâ'mın elini kestirmeeeemmm!

Etiketler:

17.8.08

Vedalar soğuktur

Vedalar soğuk olur sevgili....
Giderken titredi tüm zerrelerim, oysa ağustosun ortasında mevsim.
Ellerim buz kesti, zemherirde sokakta kalmış gibi hissettim kendimi.
O kadar üşüdüm ki koşmaya başladım şimdi. "Vedalar soğuk olur." demişlerdi. İnanmamış, dudaklarımda alaycı bir tebessümle gülüp geçmiştim.
Ama haklı çıktılar sevgili, buz kestim.
Sende sıkı giyin, üşüme şimdi.

saadet bayri

Etiketler: ,

16.8.08

Ya Rabiiii

Yarabbi acizim, o kadar ki acizliğimi bile farkedemiyorum.

Ya hakk! Senden başka kimse yok kapısına gidilecek, bilirim. Ancak kaç defa kaçtım o kapıdan sayısı meçhul.

Bak yine eli boş, yüzü kara geldim kapına. Ne kadar zaman geçtiği, ayaklarımda derman kalmadığı umurumda değil. Açılana kadar buradayım, gitmem artık hiçbir yere.

Ya ilahi! Aç kapıyı, yada bir işaret gönder, yada içime bir huzur bırakta senden gelen bir lütuf olduğunu bileyim.

Ya muktedir! Senin kudretinle geceler gündüze döner, kış yaza erer. Gecelerim çok karardı ey mukaddim sen gündüzü bana takdir eyle.

Kimsesizim....

O kadar ki siyah taşın üzerindeki siyah karınca kadar yalnızım. Onun duasına "lebbeyk" dediğin gibi banada "lebbeyk" der misin?

yüzüm günahlarımın hicabından yerlerde, yinede "gel ne olursan ol" hitabına uyarak geldim.

Beni eli boş döndürme..

saadet bayri

Etiketler: ,

15.8.08

Biri

Birini sevdim
Başı ağrı dağı kadar dumanlı.
Birini sevdim
Derdi benimkinden, beter
Birini sevdim
Her anı kederli
Ah ben birini sevdim
Adını bilmiyorum, aynada yüzümüz aynı.
saadet bayri

Etiketler: ,

14.8.08

Eridim

Kelimeler arasında gidip geliyor ömrüm. Bir türlü bir yerde durmayı beceremiyor.
Hangi kelimeyi yan yana getirsem, hep eksik kalıyor anlatamıyor halimi.
Oysa tek sırdaşımdı cümleler, konuştukça dinlenir hatta yazdıkça azalırdı içimde biriktirdiklerim.
Şimdilerde bütün kelimeler kırık kırık geliyor avuçlarıma.
En kırık satırbaşı olarak kalıyor sonra bütün keşkelerim.
Çocukluğumdan kalma bir huysuzluğum var geride.
Ey mazim! Sen benim tek anlamsızlığımsın.
Bütün mutlu anlarımı seninle hesaplıyorum, elimde kala kala sadece hüzün kalıyor. Eğik geçiyorum bütün dünlerimin önünden. Şimdi ki halimle gurur duyamıyorum.
Parmaklarımın ucuna basarak geçtim gençliğimin yanından dün.
Tanımadı beni. Bende bakamadım o tarafa, çekindim mi bilmem...
Belki de kırgınım bu kadar vefasız oluşuna. Bir haber vermeden çekip gidişine içerledim. Oysa ne kadar anımız vardı birlikte, hiç ayrılmayız gibi yaşamıştık her ânı. Ama şimdi tanımıyor bile beni.
«««
Kelimelerin geçmediği bir şehirde yaşıyorum, herkes birbirine bakıp gözleriyle anlaşıyor.
Bu işte tek yabancı ben kalıyorum.
Gördüğüm hiçbir işaret doğru yere çıkmıyor. Bütün köşelerde bir cellât bekliyor beni. Ah ömrüm! Neler ettin sen başıma.
Kaybolmaya mahkûm olmuş, ne aradığımı bilmeden geziniyorum sokak aralarında.
Kimden saklandığımı biliyorum aslında, “boşuna” diyor baktığım bütün gözler. Saklanmak nafile…
“O geldi mi sen gitmiş olacaksın.”
Her gün bir günü azalan, sınırlı bir ömrün başındayım. Ağıtlarımın sebebi, bu ânın kahrı.
Tutuklu kalıp, vazgeçememek düştü ellerime kaderden.
Neye sahip olduysam, hiç kaybetmeyecek gibi tutundum ellerine. Oysa her “Benim” dediğim haber bile vermeden gitti.
Korkusuz olmak gerekiyormuş. Zira kader değişmez, yazılan elbet başa gelirmiş.
Belki yenebilirdim bu korkularımı ancak hiç denemediğimden bilmiyorum sonucunu.
Bana sadece saliselerde bile başkalarını düşünmek düştü. Nedendir yaşadıklarıma karşı bu kadar hassaslığım.
Şu koca şehirde tek kalacağım.
Bu tek kaygım.
Bütün işlerim yarım, hangisine el atsam dikiliyor karşıma, yitirdiklerim. Saatlerce kalakalıyorum her nerede, hangi haldeysem öylece...
Bir ara bütün yeşilleri topluyorum penceremde, benim gözlerim takılı kalıyor camlara. Başka hiçbir şey lezzet vermiyor sonra.
Her gece yağmurlar yağıyor durmadan ve ben bu damlalarla ıslandıkça eriyorum.
Korkuyorum, ya bir daha durmazsa bu yağmur.
Bütün şehri sel alıp gidecek, kalacağım tek başıma bu karanlık yerde.
saadet bayri

Etiketler: ,

4.8.08

Eriyorum

Kelimeler arasında gidip geliyor ömrüm.
En kırık satırbaşısın sen sözlerimin. Çocukluğumdan kalma bir huysuzluğum. Sen benim tek anlamsızlığımsın.

Tüm mutlu anlarımı seninle hesaplıyorum, elimde sadece hüzün kalıyor. Eğik geçiyorum tüm günlerin önünden. Parmaklarımın üzerine basarak geçtim gençliğimin yanından dün. Tanımadı beni, bende bakamadım o tarafa, çekindim mi bilmem... Kelimelerin geçmediği bir şehirde yaşıyorum, herkes birbirine bakıp gözleriyle anlaşıyor. Bu işte tek yabancı ben kalıyorum. Hiç bir işaret doğru yere çıkmıyor. Kaybolmaya mahkum olmuş, ne aradığımı bilmeden geziniyorum sokaka aralarında. Altüst olmuş bir bedenin başındayım, ağıtlarımın sebebi, bu anın kahrı.

Tutuklu kalıp, vazgeçememek düştü ellerime kaderden. Belki vazgeçebilirdim ancak hiç denemediğimden bilmiyorum sonucunu. Bana sadece saliselerde bile seni düşünmek kaldı. Nedendir sana karşı bu kadar hassaslığım. Aslında şu koca şehirde tek kalmayasın, tek kaygım.
Ben ise her daim yalnızım. Bilirim aklına gelmem hiç bir vakit ama olsun ben sen gibi vefasız degilim.
Tattım kimsesizliği, acımsı tadı hala dilimde.
Bütün işlerim yarım, hangisine el atsam dikiliyorsun karşıma... Saatlerce kalakalıyorum her nerede, hangi haldeysem öylece.. Bir ara tüm yeşilleri topluyorsun gözlerinde, benim gözlerim takılı kalıyor gözlerinde, başka hiç bir şey lezzet vermiyor sonra.

Her gece yağmurlar yağıyor durmadan ve ben senin damlalarınla ıslandıkça eriyorum...

saadet bayri


Etiketler: ,

1.8.08

Sensizlik neydi?

Sensizlik nedir bilir misin?
Astımlı bir hastanın nefessiz kalıp, havasını bulamaması gibi birşey.
O anda ölmek ve yaşamak arasında gidip gelir.
Öyle bir hisseder ki ölümü, yaşama başladığı her anı milattan bilir.
Şimdiler de yaşamak ve ölmek arasındayım, artık sen bilirsin.
saadet bayri

Etiketler: ,

Susarım...

Mevsimler kırık kırık doluyor avuçlarıma.
Sırtıma yüklediğim her ânın altında benim imzam var.
En sevdiğim mevsimdi hazan.
Hüzün damlası gibi tek tek dökülürdü yapraklar içimin yollarına. Onlara özenir tane tane süzülürdü damlalarım. Her damlanın zihnimde izi var. Herbirini bir beyaza sarıp gömdüm, bilmediğim yerlere.
Bir kaç beyazlık kalmıştı siyahın arasında, onuda geçmişimde unutmuşum. En güzel anlarımdı onlar, anlatmak isterdim ama unuttum.
Sessizce ağlamak istiyorum belkide...
Fonda en acıtanlardan bir şarkı ve ben uzun bir yalnızlığın kucağında, titriyorum.
Ânı degiştirip, tüm siyahları rengarenk boyamak isterdim. Gecenin en karanlık anlarına gökkuşağı çizdim, göremedim.
Acizliğimi anladıkça, yutkunduklarım sıralanıyor boğazıma, tıkanıp kalıyorum o anda...
Ağır ağır nefesleniyorum sonra...
Gökyüzüne kayarken gözlerim, içimden binlerce kelime geçiyor, her kelimeyi dişlerimle kırıyorum.
Her şeye inat ben yinede,
Susarım...
Susarım...
Sustum...
Saadet Bayri

Etiketler: ,

22.7.08

İnsanlar şaşırmıyor ama…

İnsanlar evlenenlere seviniyor.
İki kişinin birlikteliğini destekleyip, aldıkları dâvete icabet edip, mutluluklarına şahitlik ediyorlar.
İstisnaî durumlar hariç…
Ne evlenirken üzülen birine rastladım, nede düğüne giderken üzülene.
Zoraki gitmeler hariç.
Evet ağlar gelin ya da annesi, ya da yakınları… Ancak yine de sevinçtendir bu damlalar. “Mutlu olsunda, varsın ben ağlayayım” denir. Herkes halinden memnun, birbirine bakarken… Çiftlere ise, sevinçten tebessüm etmek düşer, çevresindeki herkese.
Alkışlanır da alkışlanır her halleri…
Ne kadar mutlu.
Sonra hastalanır bir diğeri. Hüzünler başlar artık. Azar azar yoklar mutsuzluk kapıyı. Çare aranır, bir an önce iyi olmanın araştırmasına girilir.
Ziyaretçiler gelir teker teker.
Olağan karşılanır bu hal. Zira herkesin başındadır bu tür olumsuzluklar. Yaşarken her şeye hazır olmak gerektir.
İnsan bu, demirden ya da taştan değildir ya nihayetinde.
Teselli verilir. Ve binlerce “Şöyle yap. Böyle yap” tarzı teklifler sıralanır.
Ve zaman aynı hızında kayıp gider, kapılarından. Kimine göre koşarken, kimine göre hiç geçmez durur yerinde.
Derken zamanın geçişlerinden elimizde kalanlar olur. Uzun bir bekleyişin ardından hayatlarına yeni bir fert katılır.
Küçücüktür gözleri, elleri, ayakları ve bakışları.
Mutluluktan ne yapılacağı şaşılır. Şaşkınlık yoktur bu tepkilerde. Olması gerekliydi ve olmuştur işte.
Ne kadar olağan.
Gelenlerin yüzünde bir pırıltı, olması gereken bir haberdi ve sonunda duyulmuştur. Birbirlerini tebrik ederler. Mutluluk kokar buram buram.
Kahkaha sesi inletir bütün duvarları.
***
İnsanlar her gün aynı hayata uyanıyor. Aynı olayları, aynı durumları ve aynı konuları yaşarken hiç şaşırmıyor.
Sıkılmadan, umursamadan, değiştirmeden geçip gidiyor hayatın içinden.
Ne kadar tuhaf.
Her gün sela sesi duyuluyor, ya da mutlaka bir ölüm haberi izleniyor. Okuduğu sayfaların birinde bir taziye ilânı çekiyor ilgisini.
Ya da duvarda duran bir resim, artık olmayan birini hatırlatıp dururken, insan bir tek ölüme şaşıp kalıyor.
Evet, insanlar ölüme şaşırıyor; sanki hiç olmamış, sanki hiç olmayacak, sanki bir daha gelmeyecekmiş gibi.
Ne kadar komik.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

Yaşamaya çalışıyorum

Gözlerimde yaralı bir bakış kaldı senden sonra. Zormuş gidişini sessiz izlemek... Fırtınalar koparken içimde, susup kalmak.

Severken herşey o kadar kolaydı ki...

Bir su gibi kayıp gittin ellerimden, tutamıyorum şimdi.

Kime? Niçin? Ağlayacağımı düşünüp duruyorum.

Bütün çabalarım nafile.

Anlamakta güçlük çekiyorum...
Daha bir kaç zamana kadar yoktun içimde, tanımıyordum sana ait hiçbir şeyi... Adını bilmiyor, yüzünü hiç hatırlamıyordum. Yani yokluğun içimde bu kadar boşluk bırakmıyordu.
Sahi sen kimdin?

Oysa şimdi içimde titreyen bir alevsin... En ufak bir rüzgarda sönüp gideceksin, tüm sokaklarım karanlığa bürünecek. Korkuyorum, gözlerim bir daha aydınlığa alışamayacak.

Bu ilk kaybedişim değil aslında, kimler alıp başını gitmedi ki...

"Ayrılık" desem bütün kelimeler kırık dökük düşüyor avuçlarıma.. Yani anlatamıyorum bu son halimi.

Ne kadar çok şey birikmişti ellerimde oysa, hiç biri yan yana gelip bir anlam oluşturamıyor ki...

Bugünlerde yaşamak senin işin, benden ise uzak.
Üzgünüm...
Ben mi? Ben sadece yaşamaya çalışıyorum.

Saadet Bayri

Etiketler: ,

16.7.08

Cevapsız sorular

Biz kimdik?
Bir isimle çağrılırken dönüp bakacak kadar kısamıydı bizi anlatan cümle?
Adımızı söylediklerinde, cevap verdiklerimiz ne kadar bilirdi bizi? Bütün kelimeler bir şeyler çağrıştırmak için mi yan yana gelmişti?
Yoksa hasbelkader konulup, hatta bir kaç defa da değiştirilip, en sonunda birinden duyulup, kulağa hoş geldiği için mi bu isimle isimlendirilmiştik?
Ve kaçımız isimlerimizden memnuniyet duyup, keşkeli cümlelerini birde isimleri için kullanmamıştır?
“Ben” in içine ne kadar tanıdık kelime yerleştirebilirdik meselâ? Her “ben” kelimesi, hangi sayıdan sonra “bize” dönüşmüştü?
Her gün gördüğümüz yüzümüz, en yabancı olduğumuz yan iken, “ben” daha kendini tanımaktan yorgun iken… “Onu tanıyorum” diye cevap verenler, ne kadar tanımıştı bizi?
Sahi “tanımak” ne idi hatırladınız mı?
Ya da “Anlat kendini” türünden emir kipiyle kurulmuş bir cümleye, kaç kelimeyle cevap verebilirdik.
“Ne olmak istiyorsun?” sorusunun karşılığında kaç kelimeye sığdırırdık düşlerimizi?
“Siz” dediklerinde ismimizin yanına bırakılan iyi dileklerin kaçına sahip çıkacak cüreti gösterebilirdik?
Ya da eğilip bükülürken, ağzımızdan çıkan cümlelerin kaçta kaçı cümle kalıplarına uysun diye söylenirdi.
“Seni anlıyorum” diyenler gerçekten anlamış mıydı bizi?
“Anladım” demek tam olarak neyin karşılığıydı
Sözlüklerdeki kelimeler, bütün yaşanmışlıkları açıklamaya yeter miydi? Yazılanlar ve söylenenler “Bitti. Hepsi bu kadar” diyecek kadar bize ait miydi?
Ya da
Yazılan ve “Tam beni anlatmış.” dediğimiz bütün romanlar gerçekten bizi anlattıysa, neden her seferinde şaşıp kalıyorduk yaşadıklarımıza. Hiç yaşamamış gibi tepkiler verdiğimiz yaşanmışlıklarımız, daha önce okunanlara neden uyum göstermiyordu?
Hayat en son ne zaman bizimle şöyle içli içli konuşmuştu da, biz de “haklısın” deyip yargılamıştık bütün sahip çıktıklarımızı. Kendimizi oturtup dâvâlı sandalyesine, “Söyle” dedikçe indirmiştik en can alıcı soruları vicdanımıza.
Terk ederken bir gün, “terk edilebilirim.” acısını duyarak mı yapmıştık bu infazı. “Empati” denilen psikolojik vakıa, en son hangi infazımızda, kapımızı çaldığında bizi evde bulmuştu?
Yoksa canımız sıkılmış ve maziye mi dökmüştük bugünün hepsini.
”Ötekiler” dediklerimiz kim olduklarını anlamaya çalıştıklarımız mıydı? Yoksa bir ömür bu sıfatın altında kalıp, ezilecekler miydi?
“Bizim” dediğimiz hangi sınanmışlığın neticesinde almıştı bu unvanı da, geri istemeye yüzümüz yoktu.
Ve hayat arada zorlarken, biz hep gitmekle mi tehdit etmiştik onu, elimizde bir kaç parça acıyla...
Ya da “Ben damlalarla mücadele ediyorum. Ne yaptığım bana kalsın” diyerek arkamızı dönüp gitmiş miydik ilk defa...
Saadet Bayri

Etiketler:

12.7.08

Hatasızlığımdı tek hatam

İnsan kendine o kadar güvenir ki bazen...
Hatasız sanır aynalarda gördüğü çehresini; ak pak, tertemiz…
Tıpkı beyaz bir kâğıt ve süt gibi…
İlk yanılgı buradan başlar. Çünkü insan yanılır. En çok da kendi hakkında olur bu yanılgı.
“Bildim… Anladım… Öğrendim… Yaptım…” dedikçe yitip gider.
Doğrusu, insan “Ben” nakaratıyla başlayan cümleleri kibrin mızraklarına taktıkça, söndürür tevazu mumlarını.
****
En büyük yanılgımın kendim hakkımda bildiklerim olduğunu anladığımda, yaşım gençlik çağını aşmak üzereydi.
Ucundan yakalamıştım zamanı.
Zira o kadar yakınken kendime, bu kadar uzak olabileceğimi hiç düşünememiştim.
“Tanıyorum” derken, bu tanımanın bir ömür devam eden süreklilik içinde pek de mantıklı bir önerme olmadığını hiç farketmemiştim.
“Biliyorum, tanıyorum, öğrendim” gibi ifadelerle sabitlerken hayatımı; yüzüme, değen ele, konuşan dile ve düşünen aklıma yabancılaştığımın farkında bile değildim çoğu zaman.
Oysa her gün, adına “hayat” dediğim yaşanmışlıklarım neler öğretiyordu neler.
“Bir daha mı?” deyip yaşamı sürdürürken, aynı hataya defalarca düşüşlerim.
Düşünüyorum da kendimi gerçekten tanısaydım, bu kadar çok hata yapar mıydım? Kızdığım davranışlarım, sevmediğim huylarım ve “Ben bunu nasıl söyledim, nasıl yaptım?” diye kızgınlıklarım olur muydu?
Aslında farkında olduğum zamanlarda da birçok hata yaptım. Ancak sayıları azdı eskiye oranla.
Yaşarken öğrendiğim: mümkün olduğu kadar hata etmemeye çalışmaktır esas olan.
Hâl böyleyken öğrendikçe, tecrübe edindikçe “Biliyor” havalarına girerek, muhataplarım hakkında yargılayıcı sonuçlara varmak konusunda hala üstüme yok.
Böyle davranarak her gün yeni ve bir o kadar farklı sürprizlerle bitiriyorum günlerimi…
Her gün “Biraz daha büyüyüp olgunlaştım” diyerek, bakıyorum kendime dev aynasında. Ve aynada masum aramayı hiç terk etmeyip suçlarken başkalarını, suçsuzluğumun tasdik edildiğini sanıyorum.
İmam-ı Azam Ebu Hanife, “Bilmediklerimi ayağımın altına alsaydım, başım göğe ererdi” diyor. Oysa ben, bir iki malûmatla gözümü yeni açmışken, kendimi bilmiş yanılgısına sürükleyip, başkalarını yargılamalarla başlıyorum hayatıma.
Kendimi bırakıp, başkalarının peşine düşüyorum.
Başka yanılgıların, başka hataların, başka unutulmuşların...
Kızdıkça kızıyorum, benden farklı olan kişilere.
Kendini unutmanın adını “güven koyup” emin olduğum konularda saldırıyorum.
Ne kadar acı, “öğrendim” zannıyla, etrafa avazı çıktığı kadar bağırmak. Bir hiç olan haykırışları “konuştum” sanmak…
Oysa en emin olduğum yanımdı beni ilk terk eden.
Çünkü kişi öğrendikçe eğilmeyi öğrenirdi.
Susmayı, tanımayı ve yanlışını gördükçe benliğine dönerdi.
****
Ben her zaman için yanılabilme hakkına sahip olduğumu düşünürüm...
Hata yapabilme özgürlüğüm olmalı mesela.
Şaşırabilmeliyim ya da sıfır vermeli hayat bana, tercihlerim yüzünden.
Kaç kişi mükemmel olduğunu söyleyebilir ki?
Kaç kişi insan-ı kâmil olduğunu savunabilir?
Eminim ki yok denecek kadar azdır bu sorulara cevap verecek kişi.
Mükemmellik, ancak süreklilik isteyen bir hayat boyu öğrendiklerimizle son nefesimize kadar süregelen yolculuğun adıysa; muhatabımıza veryansın ederek hatalarını sayıp, kendimizi sütten çıkmış ak kaşık göstermek ne kadar doğru?
“Oldum, bitti” deyip mükemmelliğe sahiplik dâvâ etmek ne kadar mantıklı?
Bence, sahip oldukça susmayı öğrenmek, ancak son nefesimize kadar sürecek mükemmelliğin ilk adımıdır..
Daha yabancıyken kendime, kalkıp başkası hakkında yorum yapıp, konuşabilir, hesap sorup, dâvâcı olabilir miyim hiç?
Sözlerini, halini, duruşunu yargılayabilir miyim bir başkasının?
Kendime bile bu hakkı vermekten acizken…
Hayat sona yaklaşırken acayip şeyler oluyor en yakınlarımızda…
saadet bayri

Etiketler: ,

Avuçlarımdan kayan sadece zaman

Zaman akıp geçiyor sağımdan ve solumdan. O kadar hızlı ki, yüzümde hissediyorum rüzgârını. Bazen üşütüyor, bazen dağıtıyor, bazen de topluyor içimi. Kimi zaman sendeletiyor, kimi zaman da hiç farkında olmadan sürüklüyor beni faaliyetler içine.
Yani öylece gelip geçmiyor buralardan.
O kadar çok şeyi alıp götürüyor ki... Bu hıza inat durup bekliyorum hayatın içinde.
Bu kadar koşanları görünce ve koşarken birçok şeyi erteleyenleri fark ettiğimden beri yapıyorum bunu.
Oyun oynayamayan çocuklar, gülemeyen büyükler var bu koşuda. Ben sonuncu olmaya karar veriyorum.
Dünyanın, etrafımda döndüğünü fark etmek istiyorum. Oturmuş bekliyorum bir köşede, sabırla.
Duvar takvimimin sayfaları bitti. Yenisini taktım.
Bu böyle sürüp gidecek; tekrar bitecek ve ben yine yenisini takacağım.
Kendi ellerimle kopardığım takvim sayfalarına kızıyorum, “Koparmasaydım” diye. Sonra hâlime gülüyorum, sanki sayfaları koparmasam günler geçmeyecek. Ben her yıl günlerin bu kadar çabuk geçmesine üzüleceğim. Onlarsa, bana aldırmadan hep geçip gidecek.
Bakıyorum da hiç kimse, hiçbir şey eski hâliyle yok yeni zamanda. Hayatı tutmak ne mümkün. Hani şair “Ne içindeyim zamanın, ne de büsbütün dışında” diyor ya...
Köşe başlarında bekliyorum. Hangi işin elinden tutsam, ya o beni bırakıyor ilgilenmediğimden ya da ben bırakıyorum sıkıldığımdan.
Ruhumdan habersiz bambaşka diyarlarda, bambaşka hayatları aynı fon müziği eşliğinde yaşıyorum.
Öylece her şeyin ortasında kalakalıyorum. Bu hengâmede her yeni yılda sevinip havalara uçuyorum. Ertesi sabah kalkınca, her şey seyrinde devam ediyor. Bu defa şaşırıyorum.
Ben neden bu kadar çok sevindim ki?
“Yaşasınlar” eşliğinde ömrümden giden bir yılı devirirken, zamana olan hıncımdan mı “Olllllley” tarzı nidalar yükseliyor dilimden?
Yeni bir yıl için yazılan yazıları okuyorum. Hepsi yeni bir hayat, iyi dilekler, mutluluklar ve en önemlisi yeni başlangıçlar temenni ediyor. Yeni yıl, yeni bir başlangıç olsun, diyorlar. Ama nafile, o da olmuyor. Zira saat gece 12 olunca, bir önceki yılda yaşadıklarımdan ders alıp, yeni yıla farklı bir şekilde tasarladığım hareketlerle başlamıyorum.
O kadar iyi dilek havada kalıyor.
***
Arada durmak lâzım, biraz soluklanmak…
Yavaş yavaş hareket etmek...
Yaşamak lazım. Yani yaşar gibi yapmamak.
Eğer bu kadar hızlı eskiyorsa zaman ve biz. Her şeyi hızla tüketiyorsak, sevdiklerimiz hiç ummadığımız anda ve zamanda kayıp gidiyorsa avuçlarımızdan, öyleyse sevdiklerimiz için biz yavaşlayalım.
Çünkü bir an geliyor, elimizi attığımız her cebimizden bir “keşke” çıkıyor. Geçmişin arkasından el sallamaksa kaderimiz, yeniye de yenice; ama farkında olarak başlamak gerek.
“Bizden artık bir şey olmaz” diyenlerdenseniz, bana da simyacının dediği gibi:
“İnsanlar ayaklarının altındaki hazineyi görmezler. Neden biliyor musun? Çünkü insanlar mucizeye inanmazlar” demek düşüyor.
Farkındalığımızı fark etmemiz duasıyla…
Saadet Bayri

Etiketler: , , ,

9.7.08

Kimseyi Yargılamayın

Hayat bize her şeyden önce, hiç kimseyi yargılamamayı öğretsin.
Ve lütfen kimseyi yargılamayalım.
Hayat bizim yazıp çizdiğimizin, kurduğumuzun, tasarladığımızın çok ama çok dışında bir şey.
Tam “Olacak” dediğiniz bir işinizin ters yüz olduğu, “Olmaz” deyip dönüp giderken oldurulan bir şey işte.
Bunca yıl geçti hâlâ anlayabildim diyemem.
Yaşlarını hayretle karşıladığım ninelerim bile anlamamışken, yirmili yaşların içinde anlamaya dair lâkırdı etmek, komik olsa gerek.
Ama insan bu, yaşadığı her yılı bir şeyden sayıp, kendine bir rol biçince hayatın içinde, bir şeyler öğrendim yanılgısına düşüyor böyle. Sonra öğrendiği her yeni şeyle de, utanıyor söylediği bu sözden.
Ve yanılıyor, hayat hep ama hep öğretiyor. Bir türlü oldurtup, tamam dedirtmiyor.
***
Şimdilerde biraz dağınığım.
Fonda hayat, ben sözleri oluyorum.
Yine de yaşadıklarımdan öğrendiğim; kalabalıklara aykırı bir söz söylerseniz, doğru sandıklarını aslında doğru olmadığını anlatmaya çalışırsanız, kimse sizi kabullenmez.
Kendi doğrularını yaşamaya çalışanları mutlaka yargılarlar.
Bir köşe başından inerken ayrılığa, suçüstü yakalayıp, yargısız asarlar.
Siz uzaktan asılan cesedinize bakarsınız. Dokunmanıza bile müsaade etmezler.
Onlar astıkları bedeninizi temizledik sandıklarından, dokunarak kirletmenize izin vermezler.
Siz sessiz cümlelerle haykırırsınız; “Ben değildim.” Sizi duyamaz kimse.
Militan bir sukut bulaşır o günlerden ellerinize. Cesaretiniz yenik düşer cellât ihanetlere.
İçinizdeki bütün keşkeleri sürgüne yollarsınız.
Kimseler olmaz yanınızda o günden sonra.
Oysa zaten hiç kimseniz yoktu.
Kimseler var sanıldığında da.
“Seni yaraladım” diye sevinenler unutmuştur; insan sadece kendini yitirir, bir başkasını yitireyim derken...
Ve cellâtlar her zaman masum yüzlüdür.
Unutulur…
Ve kader öyle bir adalet eder ki, şaşar kalırsınız.
İnsan sanır ki; yaptığımın aynısıyla cezalandırılacağım.
İmtihan dünyasının sırrı çözülmesin diye, ummadığınız bir olayın içinde öyle bir acı çekersiniz ki; gözünüzün feri, dilinizin sesi, yüzünüzün hali değişir.
Ve eğer ferasetinizi henüz kaybetmediyseniz, kaderin nereden adalet ettiğini anlarsınız.
Sizin için, her güne başlarken kalkan ele, artık cevap verilmiştir.
Bunu her kanadığınızda ya fark eder ya etmezsiniz.
Rabbim adalet sahibidir, kanattığınız, bunu bildiği için ellerini semadan hiç indirmemiştir.
Siz bilemezsiniz.
saadet bayri

Etiketler: ,

4.7.08

Annem haklıydı..

Küçükken nelere üzülürdüm bir bilseniz.
Meselâ istediğim oyuncak alınmayınca, annemi ve babamı almadıklarına pişman edene kadar uğraşırdım.
Bayağı yaramaz bir çocuktum. Evin ilk çocuğu olanın verdiği bir rahatlıktı benimkisi.
İstediğim kıyafet giydirilmeyince, artık tutana aşk olsun. Yanaklarım kızarana kadar, saatlerce ağlardım. Ağlamalarım meşhurdu o zaman.
Televizyonumuz henüz yeni alınmıştı; ben beşinci sınıfa gidiyordum yaşım on bir.
Zaten o zamanlarda siyah beyaz televizyonlar vardı. Renkli televizyon bizim için lükstü “Vay be televizyonunuz renkli mi?” diye diye imrenirdik renkli televizyon alanlara. Hatta televizyona giden anten siyahsa televizyon siyah beyaz, eğer kablonun rengi maviyse televizyon renkliydi.
Çocukluk bu ya öyle öğrenmiştik kendi aramızda.
Televizyonumuz alındığı dönemde, gece on’da başlayan filmler olurdu. Hani şimdi burun kıvırdığımız Türk filmlerinden bahsediyorum. Doksan’dan önce çok meşhur ve de güzeldi. Şimdi her ne kadar çok komik gelse de, o dönemlerde ke-yifliydi. Saatlerce beklerdim filmin başlayacağı saati ve tam filim başlayacak babam cellât gibi görünür, televizyonu kapatırdı.
“Yeter artık! Çok izledin, uyu” dediğinde hiç bir kuvvet televizyonu yeniden açamazdı.
Oysa o saate kadar hiçbir şey izlememiş, filmi beklemiş olurdum.
Ancak bunu babama anlatmak nerede ise imkânsızdı.
Saatlerce ağlardım. Aman ne ağlamak hıçkıra hıçkıra, tabir caizse tepine tepine. Sonra uyur kalırdım oracıkta. Ertesi gün yine aynı olaylar…
Derken neredeyse her gün her saatte film ve üstelik diziler çıktı. Ve şimdi kimse karışmıyor izlediklerime ve saatine ama artık izleyemiyorum. Hiçbir dizi ve film, saatlerce beklediğim o filmler kadar heyecanlı değil. Eski filmleri de izlesem gülüp geçi-yorum. Ve çocukluğumda ki o gizin ne olduğunu hâlâ merak ediyorum.
Hatırlıyorum da filmlerin sonunda kavuşsalar da ağlardım, ayrılsalar da. Gözyaşlarımın sebebi yoktu, her iki olayda duygulanmama yetiyordu.
Şimdi en acı sonlar bile tebessüm ettiriyor. Hadi canım bu kadar da değil diye birçok mantık hatası buluyorum. Ve o saflığımı hangi yaşımda unuttum diye bakınıyorum.
En ufak bir şeyde saldığım gözyaşlarım ve ağladığım bu kadar basit olaylar. Şimdi gözyaşlarıma sebep olan olaylara gülüp geçiyorum. Ve her hatırladığımda kızıyorum kendime. Keşke hiç üzülmeseydim ve bu kadar çok ağlamasaydım diye.
***
Küçükken çok mu ağladım bilmiyorum? Ama uzun zamandır gözyaşlarım tükendi. Öyle olur olmaz her şeye ağlamıyorum. Canım sıkıldı mı pencerenin kenarına oturup gelene gidene bakıyorum. Kendimi avutuyorum ve neden büyümek için bu kadar acele ettim diye de söylenmiyor değilim.
Annem der ki “Büyüdükçe derdiniz arttı. Meğer siz küçükken en güzel çağımı yaşamışım” Şimdilerde bakıyorum hayata da, sanırım hepimiz küçükken en güzel çağlarımızı yaşamışız hiç haberi-miz olmadan. Baharda yağmurların topraktaki tohumları suladığı gibi, bütün sevdiklerimizi gözyaşı yağmurumuzla sulamışız. Büyüdükçe yaz gelmiş, her yer yanmış kavrulmuş. Haliyle kuraklık olup, hiç gözyaşı akmamış ve yağmurlar kesilmiş.
Bu yüzden olsa gerek uzun zamandır burnuma çiçek kokusu gelmiyor.
Annem haklı mı ne?
Saadet Bayri

Etiketler: ,

29.6.08

Yosun Kokusu

Sessiz sakin bir geceydi. Tek tük evlerin ışıkları yanıyordu. Ağaçlar rüzgarın hızıyla, tuhaf sesler çıkarıyordu. Yolumuzu bekleyen korkunç eşkiyalar gibiydiler.
Sessizce yürüdük.
İkimizden başka kimse yoktu caddelerde. Çöp kutusunu karıştıran kedileri saymazsak tabi.
Bayiden bir sigara aldım çekinerek.
Birşeyler söylemeni bekledim. En azından söylenmeni yada "yakıştı mı? hani içmeyecektin?" demeni.
Hiç birini yapmasan da küsüp, bir kaç adım önden gitmeni.
Ama bu defa hiçbir şey demedin. Sadece yüzüme bakıp yürüdün. Arkana bakıp, gelip gelmediğimi yokladın. Koşar adımlarla yetişirken sana aklım karışmıştı.
Bu vazgeçişinin işareti miydi?
Yoksa artık yorul muşmuydun? bilmiyordum.
O an denizler birbirne girdi içimde. Tufan çıkacak, bütün gemilerim alabora olacak diye korktum. Sustun sokak buz gibiydi, hafif yağmur çiseliyordu.
"Üşüdün mü?" dedim ses vermedin.
Ürpertti aramızda soğuk bir nefes gibi dolaşan acı.
Bende sustum.
Bir banka oturdun, bir evin köşesinde. Öylece kalakaldın gözlerimde.
Hafızam birden kalkıp, en eski mahzenini açıp, ne var ne yok toplayıp önüme bıraktı.
Bakamadım.
Suçunu saklamaya çalışan bir çocuk gibi, telaşlıydı bakışlarım.
Sen bakışlarını hiç ayırmadan, aklımdan geçenleri okumaya çalışıyordun. Yanılmıştın çünkü hiçbir şey düşünemiyordum.
Aklım sendeydi ne diyeceğini, ne yapacağını bekliyordum telaşla.
Bir sözün tufanım olurdu.
Yutkundun, bir kaç kez öksürdün. Önemli birşey söyleyecektin anlamıştım. Kalbimi yerinde tutmak zorlaşmıştı bu anda.
-Yosun kokusu geliyor. Duyuyor musun?
-Yosun kokusu mu?
-Evet, saatlerdir duyuyorum. Başım döndü acaba nereden geliyordur?
Yosun kokan bir şehrin, sokağında kalmış, içimdeki tufanlara bahaneler uyduruyordum. Yani herşey bu koku uğruna mıydı?
Yosun kokusu geliyordu içimden, bir ben duymuyordum.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

28.6.08

İlle de sen


Bakışlarımın baktığı yerde ol. Bir daha başka yere bakmasın gözlerim.

Gülümsediğim anlara sebebim ol, kimse sormasın "hayırdır"

Ve sen ille de benim ol-ille de benim
saadet bayri

Etiketler: ,

Güzeldin

Yağmurlardan sonra, duyulan toprak kokusu gibi, her solukta çektim seni içime.
Sensizlik eriyip avuçlarıma doldu.. Buz gibiydi içerken, yüreğim sızladı.
Güzeldin.
Sevmek herşeyden daha güzel ,
Ruhu güzel olmayanlar sevemiyor.
İyi ki bu hep böyle oluyor.
saadet bayri

Etiketler: ,

Geç kalmışım

Bugün de geç kaldım, "yakalarım"dediğim herşeye.
Sevgi kapımdan geçerken görememişim, uyuyormuşum o sıralarda.
"Kimler geldi geçti?" diye soruyor şarkılar... Ben geçenlerin değil, gidenin derdindeyim. Bir ömür geçmiş gidiyor, ben dünlerin peşindeyim.

Saçlarıma aklar düşmüş, yaşım bilmem kaçıncı seneden gün almış. Ben yorgun seferlerden dönerken, geç kalmışım kapımda bekleyenlere..

Yani habersiz geçmiş yaşam penceremden. Çocukluğum keşkelerimin arasında, gençliğim hangi zamanda olduğunu hatırlayamıyor.

Şimdilerde ağlasam mı? gülsem mi? iki delilik arasında gidip geliyorum.

Geç kaldıklarım arkamda, ben onların derdine düşüyorum.

saadet bayri

Etiketler: ,

25.6.08

Yamalı Hüzünler (2)

Kelimelerle köşe kapmaca oynuyorum bugünlerde.
Onlar içimdekileri dökmek için birbiriyle yarışıyor. Ben inadına tutuyorum, kilitlediğim kapıların ardında.
Çok oldu dayandılar kapıma, ama direniyorum hâlâ.
Havalardan mıdır? Bilemiyorum.
Zira “Ben bu havalarda âşık oldum demişti” şair. Ve başına ne geldiyse, havaları sorumlu tutup, diklendikçe diklenmişti.
Uzun zamandır, sıcak günlerin özlemini çekerken, şikâyet etmeyi çok görüyorum kendime. İstediğim ve “Ah bir yaz gelse” diye içlendiğim günleri yaşarken, hâlâ “Yorgunum” demek yakışmaz dilime.
Yoksa kafama taktığım küçük şeyler yüzünden midir bu halim? Şimdilik bilmiyorum.
Çocukları görünce etrafımda, en çok istedikleri şeyi soruyorum merakla… Cevaplar hem güldürüp, hem düşündürtüyor.
Biri elleri havada, ille de söz istiyor. Sabredemeyecek kadar istekli. Söz alınca “Ben uzun boylu olmak ve sarı saçlı olmak istiyorum” diyor ve ekliyor “Bir de mavi gözlü olayım, saçlarım da uzun olsun” derken, çantasının üzerindeki çizgi film karakterini gösteriyor; “İşte bu kız gibi.” Bütün çocuklar resmin üzerine üşüşüyor, “Ben de bu kız gibi olmak istiyorum.”
Oysa hepsi o kadar güzel ki, onlar gibi olmak isteyen birçoğundan habersiz, ellerindeki nimeti fark etmeden istiyorlar.
Biri, duruyor ve “Ben gelin olmak istiyorum” diyor.
Bir diğeri “Ben en çok Convers'im olsun istiyorum. Ama sahtesi değil, gerçeğini istiyorum” diyor.
Ve bir sürü küçük, ama onlar için büyük hayal ve istek uçuşuyor havalarda.
Çocukları dinlerken gülümsüyorum, arada gözlerim doluyor ama yutkunuyorum.
Onlara imkânsız ve kocaman gelen hayaller, bana ne kadar küçük ve basit geliyor. Gözlerime yansıyan masum güzelliklerinden habersiz bir başka güzelliği istiyorlar. Oysa bana göre hiç de çekici değil o istedikleri güzellik. Bunu o küçük yüreklerine anlatmak nerede ise imkânsız.
Bir ara kendime dönüyorum, benim de tıpkı bu kadar küçük hayallerim yok mu?
Benim de bu mânâsız ve sıradan isteklerime hayat gülüyor arada.
Boşuna dememişler zira bilenler: “İnsan kurar kader güler” diye.
Eğiyorum, isteklerimin başını…
İnsan büyüyor, ama istekleri hâlâ çocuk.
***
Meselâ bazen üzülüyorum. Üzülmek olağan da, ilginç olan; neye üzüldüğümü unutmam.
Sizin de başınıza geliyor mu böyle durumlar? Geliyorsa; epey rahatsız edici bir durum olduğunu biliyorsunuzdur.
Ben böyle durumlarda, kendimi tesellî etmek için neye üzüldüğümü hatırlayıp, bin tane sebep sunuyorum üzülmemem için. Her zaman başarılı olduğum söylenemez.
Hayat arada hüzünleri yama yapıp dikiyor üzerime. Bu elbiseleri hiç beğenmesem de, onlarla gezmek zorunda kalıyorum.
Her güne bir şikâyet sunuyorum çoğu zaman. Yeni icatlar yapar gibi, her gün yeni bir hüzün çıkarıyorum karşıma.
Sonra kızıp kendime, sahip olduğum birçok şeyi saatlerce sıralayıp, susuyorum. Zira hüzünden eser kalmıyor geriye.
Hüzün gelmeden, nelere sahip olup, neden mutlu olmanız gerektiğini siz de arada hatırlatın kendinize...
Tavsiye ederim. İyi geliyor.
saadet bayri

Etiketler: ,

18.6.08

Bu bir serenattır (2)

Yüzümde bir tokat izi, hâlâ ilk günkü kadar sızlıyor.
Bir kaç damla kan, dişlerimin arasında. Yutkundukça, yeniden deşiliyor yaram. Kızılcık şerbeti diyorlardı bu tadın adına, henüz öğreniyorum.
Suçlu arıyorum, bütün yaptıklarımı yükleyecek. “Sebebimsin” deyip bütün keşkelerimi heybesine dolduracak birini arıyorum geçmişimde.
Ben ararken, bir de bakıyorum, suç arkasını dönmüş gidiyor. Sahip aramaktan yorgun, bacakları titriyor. Kime yaklaştıysa, sırt dönmüş ona. Bu yüzden yorgun bir hâlde. O da kimden kaldığının, kime gideceğinin şaşkınlığı içinde.
Ona da kızamıyorum.
Acı; nefes nefese geldiğinden, hissedemiyorum henüz.
Gelip kurulmuş hemen, hayat yoluma. Ne “Yol ver, geçeyim.” diyebiliyorum. Ne “Kalk, yoluna git”… Ben de oturmuşum dizinin dibine, nefeslenmesini bekliyorum.
Ruhum şaşkın, “Ne yapsam?” diye, viran bir şehrin başında bekliyor.
Kalmak ve gitmek arasında sıkışığım.
Ne arkamda bırakabiliyorum “Benim” dediklerimi. Ne sahip çıkabiliyorum, ellerimden kaydıkça. Hiçbir şeyi tutmanın mümkün olmadığını, bir kez daha fark ediyorum; ömrümün içinden geçerken, yanıma aldıklarımı kaybederken tek tek.
Sahip olduklarımın, sadece emanet olduğunu anlıyorum. Sonra kızıp duruyorum, aynadaki çehreme… Neden sahip olmayınca bu kadar üzülüyorsun.
Sahip olduğunu sandıkların bile senin değilken.
Katil bir yüz beliriyor gölgelerden.
Birileri eşkalini çizmemi istiyor, gördüğüm suretin. Her çizdiğim şekil, benden biraz daha uzağa düşüyor.
Şizofrene çıkmış adım, üçüncü sayfada.
Oysa ben değildim anılarımı öldüren. “Unutkanlık” denilen hastalık düşünce bütün “unutamam” dediklerimin arasına, hangisini saklasaydım ki; hatırlayamıyorum… Yani yaşadıklarım bile benim olmuyor ve hiçbir şeye sahip çıkamıyorum, âcizim.
Kimse bilmiyor, tek suçlunun bu illet hastalığın olduğunu.
***
Gözlerinin iplerinde sallandırdın her sözümü. Bütün gerçek dediklerim, yalan çıktı ve içimin boşluğuna gelince, intihar etti bir bir.
İnanmadılar, hayatın içinde tek başımıza olduğumuza, sahiplikleriyle gururlananlar. Sustum.
Bilsen...
Kaç kere vazgeçtim, yaşayacaklarımdan. Ve “bir daha mı?” diye, tehdit ettim yarınlarımı.
Dinmedi, burnumu sızlatan yanık kokuları. Gidişime sürtüne sürtüne alev almış bütün bıraktıklarım. Külleri dağılmış caddelerime.
Şimdi ben, hangisini delil diye sunayım soranlara.
Bırak, dokunma...
Adım kalsın manşetlerde, şaşkın bir bakışla....
Söylesene: Bu kaçıncı idam mangası gönderdiğin ey geçmişim?
Serenat olsun sana... Aç pencereni! Ömrümü sallandıracağım.
saadet bayri

Etiketler: ,

17.6.08

Cevşen

Ey azametine her şeyin boyun eğdiği,
Ey kudretine her şeyin teslim olduğu,
Ey izzetine karşı herşeyin zelil olduğu,
Ey heybetine karşı her şeyin eğildiği,
Ey korkusundan dağların yarılıp parçalandığı,
Ey emriyle göklerin ayakta durduğu,
Ey izniyle yerlerin karar kıldığı,
Ey gök görültüsü kendisini hamd ile tesbih ettiği,
Ey memleketinin ehline zulmetmeyen!
Sen bütün kusur ve noksan sıfatlardan münezzehsin.
Senden başka ilah yok ki bize imdat etsin.
Eman ver bize, eman diliyoruz.
Bizi Cehennem azabından kurtar!
(Cevşen)

Etiketler:

14.6.08

Gel de

"Gel" de ne olur.
Bir kereliğine dilin yalan söylesin, de işte. Şu arkaya bakan yüzüm, gülsün . Yaşlarımla ıslattığım şu çehrem, aydınlanıversin. Yağmurum nisan yağmuru gibi, tohumlarımı çatlatsın

Sadece bir kereliğine "gel "de

"Gel" de bir kere de ve bitsin içimin yangını.

Ne zamandır, kesik kesik geliyor dünler avucuma. Gideyim diyorum, anılar çelme takıyor yollarda bana. Şimdi ben hangi kapıda kime ne diyeyim?

Yorgunum... Yorgunluğumdan konuşamıyorum.

Sense hicap örtmüş sanıyorsun dilimi.

Ah! yüreğimi yüreğine esir eden.... Konuşamayacak kadar içemedim ben aşkın zehrini. Üzgünüm.

saadet bayri

Etiketler: ,

13.6.08

Buhurdanlıkta yüreğim

"Aşk; yar buhurdanında kalbin tütmesiymiş,

Aşk; hak etmeyene kalbin meyletmesiymiş."

demişler sevgili.

Ama inan bu sözü söylerken seni tanımıyorlarmış.

Seni tanısalardı, aşkın aslında bir damla yaşta saklı olduğunu, bir pencere ardında gizli olduğunu anlarlardı.

Ama geç kaldın sevgili, bütün şiirler yazıldı, bütün masallar okundu. Sen geldiğinde, ben vuslata gidiyordum.
Artık sen buhurdanına koy yüreğimi, tütsün "vuslat" diye diye şimdi.

saadet bayri

Etiketler:

10.6.08

Öğrenmemelisin

Zaman geldi artık gitmelisin.
Sakın ardına bakmaya çalışma, sen birşey görmemelisin. Ağlarım diye sakın sıkma kendini , ağlamayı öğrenemedim henüz. Sende bunu öğrenmemelisin.
saadet bayri

Etiketler: ,

9.6.08

Mesneviden

Bahar mevsiminde ”Güllere; “içinizdeki gizli sırları dökün, gönlünüzde Hakk sevgisine ait ne varsa onları açığa vurun!
Mağara dostu ile halvet zamanı geldi dendi !
Bu ilkbahar mevsiminde duyguların içinizde kalması doğru değildir” diye emir verildi.

Can kuşu; “Yâ Hû” deyince, kumru “Kû, Kû; nerede, nerede ? Onun kokusunu bile alamadın, sana bekleyiş hissesi düştü!” demeye başladı. Bu arada, bahçede bulunan çınar ağacı üzüme yüzünü çevirdi de “Ey hep yerlere baş koymuş secdeye kapanmış üzüm! Kendinde güç bul, ayağa kalk da etrafına bak; her şey yeniden dünyaya geldi! Dünya gelinler gibi süslendi, güzelleşti! Senin gözün bir şey görmüyor” dedi.
Üzüm; “ben kendi isteğimle, kendim secdeye kapanmadım! Beni O secde ettiriyor” dedi.
Elma, kendisini bir şey zannederek bir davaya girişti : “Benim Cenâb-ı Hakk"a karşı zannım iyidir; O her şeyi yerinde ve güzel yaratır” diyerek benliğe kapıldığı için,”Bakalım elma sözünde duruyor eziyetlere katlanıyor mu, Allah"tan gelen belâlara sabrediyor mu ?” diye Cenâb-ı Hakk tarafından imtihan edilmek istendi.
O yüzden herkes onu taşlamaya, başına taşlar yağdırmaya başladı.
Elma gibi taşlanan başına belalar gelen kişi de, Hakk"a gerçekten bağlı er kişi ise atılan taşlardan şikayet şöyle dursun, güler, neşelenir.
Çünkü o taşlar padişahlar padişahından geliyor.

4.6.08

Biletimi Yırtıyorum

Sükûtun kapısındayım bugün.
Zorla gelmişim.
Sürünerek aşmışım bu yolları.
Ayaklarım yara bere içinde, sarmaya bile zaman bulamamışım. İzimi kırmızı bir boya damlatarak sürmüşüm. Yabancı gelmemiş bu kapı bana. Zira çocukluğumdan kalma “Çocuklar konuşmaz” ikazını sırtıma yüklediklerinden yadırgamamışım bu durumu, bir daha çıkarmaya da cesaret edememişim.
O kadar çok şey birikmiş ki içimde, hangisini yutkunacağıma şaşmışım. Kimi sözleri çok söylemek isterken çekinmiş, utanmış, başımı öne eğmişim. Söyleyemediklerim bir mahzenin en kuytu köşesine gizlenip kalmış.
Kimisini söylemek istemiyorken, çıkıp gitmiş benden habersiz. Kime ne zarar verdiğini bilmeden, yakıp yıkmış her yeri.
Yıllardır “Sus” denildikçe konuşmuşum içimden, “Cevap verme” dediklerinde, inadına cevaplamışım her söyleneni sessizce.
Önce susmayı öğrettiklerinden, hırs yapmışım kelimelere.
Yaşım çocuk denecek kadar küçüktü ve ağzımı her açıp, bir şey söyleyecekken: “Sen sus! Kes sesini” sözüyle, susturulduğumdan olsa gerek.
Büyüyünce ilk işim konuşmak oldu. Susmadan, durmadan, düşünmeden, sınamadan konuşmak. Kimsenin bilmediği cevapları, bağıra bağıra duyurmuşum. Biraz geç kalmış olsam da, umurumda olmamış. Nerede nasıl konuşacağımı öğre-nemediğimden. Kelimeler en büyük düşmanım olup, yakmış başımı.
***
Sükûtun kapısındayım
Çocukken sükûtumla kanlı bıçaklı iken, şimdi cümlelerle dâvâlıyım.
Oysa şimdi ne kadar çok şey söylemek istiyorum, bütün birikmişlikleri anlatacakken susuyorum ve kapının önünde beklemekteyim.
Bir kargaşa ruhumda.
Hafızamın çeperlerine kadar gelen kaçaklar var. “Söylenmemesi gerekenler” mahzeninde sakladığım cümleler, koparıp zincirlerini gelmişler.
Zorluyorlar sınırımı.
İsyan var kelimelerle aramda.
Sınanmaktayım farkındayım.
Bu başka bir öfke, başka bir hiddet.
Konuşursam hiçbir şey kararında kalmayacak. Bu defa taşlar galeyana gelip, harekete geçecek.
Elim tereddüt halinde kalmış. Çalsam mı? Çalmasam mı? Yine kapılarda kalmış kararlarım. Kabul edilirsem, zor bir imtihanı seçmiş olacağım. Kelimelerin iktisadını yaparken, içimdekilerin ağırlığından belki yitip gideceğim.
Sabır tavsiye ediyorum, hiç tanımadığım yanıma.
“Sabır kalmadı.” diyor içimde ayrık bir ses. “
Susuyorum.
Yeniden başlamalıyım, sözsüzlüğe biliyorum.
Ancak ben böyle susarken, başka biri yetişiyor imdada ve “Sabır sabrın bittiği yerde başlar” diyor. Hatırlıyorum, sükûtun diğer adının sabır olduğunu.
Sükûtun kapısına gidip gelen elimi tutup, kapıyı açmaya çalışıyorum.
Ve kapının açılmasını beklerken, kapıdan dönen nicelerinin kervanına katılmak için aldığım bileti yırtıyorum.
saadet bayri

Etiketler: , ,

1.6.08

Gerçeğim

"Hiçbir şey için geç değil."Diyor gözgüdeki suretim.
Ben de uzun zamandır inandırmaya çalışıyorum,
göremediğim gerçeğimi bu gerçeğe
saadet bayri

Etiketler: ,

31.5.08

Eskiler

arama gidişinin dönüşünde, bıraktıklarını
hatırla
bir daha bulamazsın eskiyi eski yerinde.
ya yaşamı, ertele.
yada yaşarken kıymet bil ki;
ararken pişmanlık gezinmesin gözlerinde
saadet bayri

Etiketler: ,

30.5.08

.....


Etiketler:

28.5.08

Aramızda yıllar var cancağızım

Dinle cancağızım!
Sanma sana ve yaşına uzak bir yerlerdeyim. Her ne kadar “Anladım” derken bile anlamadığımı haykırsam da, inan yakınlaştırmaya çalışıyorum zamanı, tarihi ve aradaki yılları.
Yani hissetmeye çalışıyorum; seni ve yaşını.
Şimdilerde ne diyorlar ona, hatırladım “empati” yapıyorum. Ve bu şekilde ne kadar anlaşılırsan, inan en az o kadar anlıyorum.
“Senin zamanında...” diye başlayan sözlere çok kızmıştım, senin yaşındayken. Bak ben de yapıyorum aynı hatayı. Arada “Senin yaşında biz böyle miydik? Ya da böyle yaptık” diyerek seni, benzetmeye çalışıyorum hiç tanımadığın birine. Benim görmeyi çok istediğim hayalimdeki kişiye.
İnsan tahta sıralara bakıp, tebeşir kokularını soluyup, soluksuz uykuları, sabahsız geceleri özlerken. Hayatı tıpkı o tebeşir gibi beyaz, pembe ya da mavi görüyor.
Hiç siyah görmüyor değil mi?
Görse de kendine yakıştırmıyor.
“Bana uymaz, bu renk tarzım değil” diyerek, görmeden geçip gidiyor. Ama o renk hayatımızın içine karışıyor ve bir gün mutlaka kendini beyazın ya da pembenin içine karışarak gösteriyor. Bir daha ayırmak imkânsızlaşıyor; en sevdiğimiz renklerin içinden, hiç sevmediğimiz bu rengi.
Ama unutuyoruz cancağızım; sıralardan kurtulmadan hayat peçesini aralamıyor. Elbet çok daha erken hayatla yüz göz olanlar var. Ancak bu genele girmez bilirsin.
Tıpkı masallardaki padişahın kızı gibi hayat.
Hani kralın kızı geçince şehir meydanından, bütün halk başını yere eğmek zorunda kalırdı.
Hasbelkader aramızdan biri çıkıp, başını kaldırıyor ve kralın kızı peçesini hafif aralayıp, ona tebessüm ediyor. Ve o genç bir ömür bu tebessümün aşığı olup, unutamıyor.
Belki kralın kızı çok çirkindi. Belki bir ayağı sakattı. Hatta daha ileri belki çok huysuz, çok cimri, çok konuşan biriydi. Ve kim bilir daha ne kadar belkileri vardı. Ama peçenin ardından o tebessüm gören gence saatlerce anlatsan bunu, asla kabul etmez, sevdasından vazgeçmezdi.
Bizler de böyleyiz aslında.
Hayatı her haliyle yaşayan biri, bize ne kadar nasihat ederse etsin yaşadıklarımız kadar tesirli olmuyor söyledikleri. Mutlaka görmek, yaşamak ve tatmak istiyoruz heyecan ve merakla her şeyi.
Her neyse cancağızım.
Sana nasihat etmekten vazgeçip diyorum ki;
“Yaşanılmış bir hayatı yeniden yaşamak pek akıl kârı olmasa gerek. Tecrübeye dönmüş yaşanmışlıkları—ben de yapayım—diye yeniden yaşamaya kalkma. Başkalarının yanlışlarını, bir daha tekrarlamamak için ders al.
Akıllı insan başkalarının tecrübesini hayatına katar, aynı hatayı tekrar yapmaz. Tecrübeleri kendine has olur.
Çok sıkılınca rüzgârı hatırla cancağızım.
Bir anda gelir ve geçer. O giderken tozu dumana katar, sen kendi derdine düşersin o an. Rüzgâr dinince de, geride kalan yıkıntılar acıtır canını. Sen gençlik rüzgârıyla savrulurken hayatın içinde, kendini kolla ve lütfen takılma o rüzgârın peşine.
Rüzgâr dinip, güneş açtığında, gördüklerin canını acıtabilir.
Sen şimdi esen rüzgârlarını poyraza çevirmeye bak.
Sen…
Neyse sen en iyisi, yine sen olarak kalmaya çalış. Kirlenmeden, saf ve temiz olarak. Hayattan ve bu dünya gençlerinden ümidini kesenlere inat.
Tek başına ve elinde kimseye emanet edemediğin ve O’nun muhabbetinden başka hiçbir şeyi sığdıramadığın yüreğinle yap bu mücadeleni.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

24.5.08

Sukutun Kapısında

Sukutun kapısındayım bugünlerde.
O kadar çok şey var ki içimde birikip, dilime kadar gelen. Ama hiç birini anlatamıyorum. Bir kargaşa ruhumda. Hafızamın çeperlerine kadar gelen kaçaklar var. "Söylenmemesi gerekenler" mahzenine sakladığım kelimeler, kopartıp zincirlerini gelmişler sınırıma.
Sınanmaktayım biliyorum.
Bu başka bir hiddet.
Konuşursam hiçbir şey kararında kalmayacak bu defa, taşlar galeyana gelip, harekete geçecek.
Sabır tavsiye ediyorum, hiç tanımadığım yanıma. "Sabır kalmadı" diyor, ayrık bir ses. Hatırlıyorum: sabır sabrın bittiği yerde başlar.
Sabrın kullanılması gereken an, bu an. Biliyorum.
Sukutun kapısına gidip gelen elimi tutup, kapıyı çalıyorum. Kapının açılmasını beklerken: kapıdan dönen nicelerinin kervanına katılmak için aldığım bileti, yırtıyorum.
Saadet BAYRİ

Etiketler: ,

17.5.08

Ecel gelince

Bir ihbar yapılmış, dün gece sabaha karşı. Daha gün tam ışımadan, şehir uykudan uyanmadan. Birinin eşkali verilmiş, tam olarak bilinmese de hayal meyal görülmüş.
Arayanın sesi titrediğinden, ne dediği tam olarak anlaşılmamış. Nefes nefese imiş, duyulmasın diye de çok kısıkmış sesi. Anladıkları kadarıyla almışlar adresi, bilmem kaçıncı tekrardan sonra çözmüşler bu bilmeceyi. "O geldi sonunda. Yetişin kurtarın beni" diyormuş her kelimenin ardında.
Bu sabah ezanla birlikte bir de sela verildi.
Anlayamadık, bu kadar acil kim terketti bu şehri. Acısı kulaklarımıza, değdi.
Selayı dinlerken, karşı apartmanın önünde ki sesler artınca kalkıp, araladım pencereyi. Ölmüş karşı komşumuz sabaha karşı ansızın.
Hem de telefon başında. Şaştım o saatte kimi aramış ki?
Polisler konuşurken, duydum.
Bir not bulmuşlar ellerinin arasındaki kâğıtta.
"Ecel kapını çaldığı zaman, evi telaşa verme. O geldiği zaman sen gitmiş olacaksın."
saadet bayri

Etiketler: ,

16.5.08

Acımı avutacağım

Bir geceyi daha sağ salim atlattık can.
Ağır yaralı halime, kendimden bihaber düşmüş yanıma infaz verilmedi bu sefer de.
Beklemedeyim.
Yalınayak gelmişim geçmişimden, koşarak, ardıma bakmadan geldiğimden, kapıyı açınca şaşırma.
Biliyorum ayaklarım toz toprak ve kanlı.
Kirlenmez hiçbir yerin, sen ver terlikleri.
Sarmaya çalışanlar oldu elbet yaralarımı. Ama nafile bütün sargılar, ben seni görmüşüm bekleyemem yapılan müdahaleyi.
Ellerimde bir demet kır çiçeği vardı. Geçtiğim yerlerden toplamıştım, kokusu hâlâ üzerindeydi. Ancak gelirken, “Onu gördüm” diyen dillere dağıttım, elim boş üzgünüm.
Ama sakın üzülme.
Bütün papatyalara tohumken seni anlattım, bu kadar gür açmaları yüzün hatırına.
“Neden uzaklarda bakışların” diye kızıp, küsme.
Kendimi bulutlarla eş gördüğümden beri, gözüm yükseklerden inmedi yeryüzüne. Kendimi sallanırken hayal ediyorum, bulutlardan yaptığım salıncaklarda. Kahkahalarım gök kubbeyi inletiyor. Resimlerde çizilen güneşin tebessümü bu anlardan kalma.
***
Acıların şehrinden geliyorum diye, bakan bir daha bakıyor bana.
Oysa kimse kendine bakmayı akıl edemiyor. Benim tek farkım; ellerime batan dikenleri toplayıp saçlarıma toka yapmışım.
Bu kadar hayret bu iğneler sebebine.
Dilimde bestelenmemiş bir şarkı, hasretten derlemiştim hâlâ aynı ritimde. Burnumda papatyalardan kalma bir renk, kıyamamışım koparmaya.
Muhabbet kuşum bugünlerde biraz yorgun, avuçlarımla içirdiğim gözyaşı suyu tükendi. Şakımıyor ne zamandır penceremde.
Yaşlı ninelere yardım ediyorum arada, dillerinde bir duâ “Sevda başından eksik olmasın” tuttu baksana duâları, her günüm senin adına.
Şimdi yola çıkıyorum, bavulum hazır. Her tarafta bir koşuşturma yaz gelmiş öyle diyorlar. Ama ben pek farkında değilim, mevsim nerede kalmış? Ne zaman geçmişti?
Şimdi bu kadar yorgunluk ve telâş sana varmak için. Çünkü gözlerinde acımı avutmaya geliyorum.
Az bekle!
Azrail’e görünmemeye çalışıyorum. Ölüm her an başımda, bunu unutmamak için uğraşıyorum.
saadet bayri

Etiketler: ,

14.5.08

Bir özel gün daha geçti

Bir Anneler Gününü daha geride bırakmış durumdayız. Her özel günü kendine lâyık şekilde anıp, ertesi gün hiçbir şey olmamış gibi hayatımızı yaşamaya çalıştığımızdan olsa gerek. Özel günler bize pek de sıkıcı gelmez.
Annesiyle arası bozulan bayanın, “Anneler Gününe az kaldı. O gün bir hediye alır, alırım gönlünü” derkenki umarsızlığı, kolundan tutup “Ya o güne kadar yaşayamazsa” demek için yolundan çeviriyor beni.
Ancak yüzüne bakınca, alacağım cevaptan ötürü çekinip, tekrar yoluna devam ederkenki canımın acısı ise ayrı bir yazı konusu.
Hayatımızda en çok kıymet bilmemiz gereken kişiler onlar iken; en çok hırpaladığımız, en çok incittiğimiz, en çok üzdüğümüz kişiler ise yine onlar.
Başkalarına gösterdiğimiz inceliği, kibarlığı, hassasiyeti en yakınlarımızdan neden esirgeriz? Bir türlü cevabını bulamadığım ve sürekli kendime sorduğum bir soru bu. Ancak bırakın cevaplamayı anlamakta bile zorlanıyorum.
“Anneme yaptıklarımın onda birini bir dostuma yapsam, şimdi beni terk etmişti” cümleleriyle yapılan bir itiraf bu konuyu biraz daha açıklığa kavuşturuyor.
Sanırım bize karşılıksız verdikleri şefkatten ötürü, emin olduğumuz bu sevgiden dolayı, incitip, kırmaktan, uzak durup, hatırlamamaktan çekinmiyoruz.
Annelerimizin sevgisinden ötürü hiç korkuya kapılmamışız. “Bu sevgiyi kaybedebilirim.” türünden bir endişemiz olmamış. Bu hoyratlığımız, başımızdaki kavak yelleri bundan olsa gerek.
Yoksa, “Geri döndüğümüzde bir daha affedilmeyeceğiz, bin defa yalvarsak da geri döndüremeyiz. Günlerce aramasam, bir daha telefonumuza cevap vermeyecek” türünden korkularımız olsaydı; eminim tavrımız, davranışımız ve halimiz o kadar farklı olurdu ki biz bile şaşar kalırdık.
Neden her şeyde olduğu gibi bu sevgiyi de kaybedince, ellerimizden yitip gidince kıymetini anlıyoruz?
Ve neden her şey kaybedilince kıymeti olur? Ardından gözyaşı dökülüp, defalarca duâlarda istenir. Geri dönüşü olmayan kaybedişlerin yaşama ihtimali “an” kadar yakınken, neden bu kadar rahat yaşar ve sonra kendimizi paralarız? Soruldukça içimizi parçalayan, buna benzer birçok soru gelip gider sessizce hayatımızdan.
Kendimize bu kadar zulmü, kendi ellerimizle yapmak akıl kârımı?
Annesinin mezarının başında “Anam kıymetini bilemedim. Anam hastalığına gelemedim. Anam aradın ama cevap veremedim. Anam affet beni” diye kendini paralayan, yıllarca içindeki pişmanlığı atamayan, küçük bir tınıda dahi gözleri nemlenen evlâda içimden acımak gelmiyor.
Gözleri kapılarda kalan, sürekli acaba “Kızım mı geldi?” diyerek gözleri o yöne dönen yaşlı annenin bu evlâdına kim acır ki?
Zira hepimizin bildiği tek hakikat. Her an gözümüzün önünde ki vefiyatlar haber verirken daha neyi bekliyoruz ki kıymet bilmek için.
***
Annesinden ayrılana kadar çokta kıymet bilmemiş ben. Şimdilerde sesini duymadan bir tek gün geçiremeyen yine ben. Her gün yanımda, gözlerimin önünde iken bu anların ne kadar kıymetli olduğunu fark edemeyen ben. Annemle aynı dünyada yaşamama ihtimalini, hayaline bile getiremeyen yine ben. Ömründen ömür istense, hiç düşünmeden verecek olan ben. Ama onu üzen yine ben.
Ancak ahir zamanda, menfaatsiz işlerin olmadığı, kimsenin kimseyi bir karşılık beklemeden sevmediği bu dünyada. Hiç düşünmeden canını verecek, ikinci bir kişinin olmadığı bir zamanda annemi bana lütfettiği için. Hâlâ onunla aynı zamanda yaşadığım için "Sen sevdiğim ilk kadınsın” dememe fırsat verdiği için Rabbime ne kadar şükretsem azdır.
Annem; senin kızın olduğum için, nefesim adedince, ömrümün saniyeleri kadar şükretsem yine az.
Annem; üç yüz altmış beş günlük Anneler Günün mübarek olsun.
saadet bayri

Etiketler: ,

10.5.08

Önemli değil

Söyle bana

Söyle bana, ey uğruna geceleri müebbete çevirdiğim. Gülüşünle dağıttığın mavi boncuğu hangi elde unuttun da, bunca zaman bir bakışa hasret bıraktın beni.
Söyle bana, ey uğruna kışlara hüküm giydiğim. Sen hangi mevsimde kaldında, yaza ermek üzereyken yağmadın hala çöllerime. Ekilen bütün tohumların boynunu semaya bakarak kırdın.
Söyle bana, Leyla'ya nazı öğreten. Bu kadar hoyrat gezerken, kimin şehrinde kapılarda kaldın da, gözüm pencerelerden bir kez bile ayrılmadan, bekliyorum hala şu şehirden geçmeni.
Söyle bana, bütün anlarıma sözü geçen. Canıma kast etmiş bekleyen zamana ne zaman emir vereceksin ve bitirtip bu zulmü beni azad edeceksin.
saadet bayri

Etiketler: ,

4.5.08

Bekliyorum Hala

Nefretin kıyısında oturuyorum, arada ayaklarımı değirip çıkarıyorum sularına. Buz kesmiştim sessizlikten. Seni severken saniyeleri bile hesaba katmışım. O kadar çok zamanım var sanma. Özlerken bitirdiğim zamanlara ancak yetiyor saydıklarım.

Deli dolu geçen zamanların içinde sadece korkularımı biriktirdim. Sevgi yoktu yanında sakladığım, yada gölgesinde üşüttüğüm. Hepsini seni beklerken kaybetmişim. Şimdi yalnızlığım karşımda, yokluğundan demlenmiş bir çay aramızda. İçsek mi? Beklesek mi? diye bakıyoruz birbirimize hala.
saadet bayri

Etiketler:

3.5.08

Sen bilirsin

Bilsem ki; ardından bir daha nefes alamayacak hale geleceğim. Gitmek istiyorsan eğer, sen bilirsin. Bilsem ki; başımı duvarlara vurup, sesinin yankısından başka bir şey duymaycağım. Gideceksen düşünme beni, sen bilirsin.

Gitmeye niyetlenen birini yolundan çevireceğimi sanma. Giden yola çıkarken bin kere düşünüp, vazgeçmiştir herşeyden.
Tek isteğim senden: Yollara bırak giderken, kazıyarak kazandıklarını. Gecelere as vicdanını.
Oysa ne çok isterdim bu gidişinin ardından, saymak günleri. Takvime çentik atmak gittiğin bu günü. Ancak ömrümü sayarken, vakit kalmaz bilesin seninkilerine.
Adı "sen"miş bu illetin. "Hiç ümit yok." dedi hekim.
Bana sorma gidişini, kahramanlar yalnız karar verir bilesin.

Yaslandığım siyah senden değil, yüreğimden hatıra. Sen topla tüm beyazları kendi adına.

Bilsem ki; ölüm çalacak senden sonra kapımı. Sorarsan bana derim ki; bundan sonra sen bilirsin.

saadet bayri

Etiketler: , ,

30.4.08

Sahi Aşk Neydi?

Yanılırız…
Oysa, bazen yanıldığımızı fark edemeyiz.
Bekler dururuz, şarkılardaki gibi bir aşkı. Sevgi gelecek, çarpışacak bizimle. Sonra ya kitaplarımız düşecek ya da market dönüşü torbalarımız. Eğildikten sonra,"Pardon, affedersiniz" denecek ve başlayıverecek film gibi her şey.
Biz hayal edilen sevgili, karşımızdaki yıllardır bizi arayan âşık.
Biraz rüya gibi yani.
Sonra uyanınca rüyadan, ne torba olur elimizde, ne de yere dağılan kitaplar. Hayallerden kalan ise, hiç bitmeyen bir umut. Ve hatırlandığında, hep yüzü olmayan bir sevgili…
Düşünüyorum da; eskiden şarkılar hayatlarımıza uyardı, şimdi biz hayatlarımızı şarkılara uydurmaya çalışıyoruz.
"Bizim" dediğimiz şarkıya uysun diye hâlimiz, olmadık şeyleri yapıyoruz. Oysa sevgi, karşıya geçince bize çarpan arabadan inecek kişi değildi ya da sohbet odalarında yazışıp, hayaller kurduğumuz ve sanal aşka sanal mersiyeler düzdüğümüz gibi de değildi.
Peki, neydi aşk?
Aşk karşılıklı anlayıştı.
Minik ayrıntıları göz ardı etmeden yaşanan, fikirlerin uygunluğuyla süslenmiş bir duyguydu.
Ve en önemlisi şefkatti.
Sevgi paylaşıldıkça artmalıydı. Hayatın acılıklarına karşı dayandıkça gelişmeli, eksikliklerimizi gördükçe de nefret değil, şefkat sözcükleri dökülmeliydi dilimizden. Ayağı taşa değdiğinde bile, sevgilinin yüreği telaşa düşmeli, gözünden bile esirgemeliydi onu.
Bunun için “Birbirinizi cennete götürmeye vesile olsun sevginiz” demiş eskiler.
Öyle ya!
Seven sevdiğinin sadece dünyasını değil, âhiretini de düşünmeliydi.
Yani aşk şefkatin kucağında olgunlaşırdı aslında.
Şefkat olmadan ıztırap yüklü bir topal kalmaya mahkumdu aşk..
Yani aşk; şefkatle birleşmedikçe, yakan bir ateşten başka bir yere varamazdı içimizde.
Ve devamında: “Bana bakmayan yar, Allah belanı versin." deyip, çekip vurmak… Ya da" Ya benimsin ya da toprağın" türünden arabesk şarkı sözlerinde drama dönüşürdü bu en yüce duygu. Yok yok, "İçiyorsak sebebi var" türünden iğreti sözlerle, elem ve keder dolu âcizliğimizi dillendirmek değildi aşk.
Gerçek şu ki, bizler aşkın tanımını değil, mânâsını unuttuk yahut kaybettik.
Kitap satırları arasından " ey aşk beni tara" türü bir edebiyat gelişince mesela, modern Mecnun ya da Leyla oluverdik her birimiz. Kaldırım çöllerinde gezerken, bir maymun iştahlılıkla manasından soyulmuş “Leyla ve Mecnun" edasıyla benliğimizi tatmin etmekten başka bir şey yapmadık.
Ah, “Ben” vadilerinin vazgeçilmez savaşçısı olmaktan hiç vazgeçmeyen ben… Başkasının yüreğine talip olduk, daha kendi yüreğimizi tanımadan, başkasının yüreğinden ne istediğimizi bilmeden.
Sahip olunca da bir yular takıp yerlerde gezdirdik. Güya "Seven sevdiğini yerden yere vururmuş" Öğrendiğimiz en yanlış gerçekti bu. Oysa, seven sevdiğini başının üzerinde gezdirmeliydi, yapamadık
”Biz” kavramını öğrenememiş bir yüreğin, başka bir yüreği tamamen sahiplenme yanılgısından başka bir şey değil bu yanılgımız. Değil mi ki, bu yanılgının ardından: acı, gözyaşı, isyan ve her güne kahreden “ben” olarak kalmıştık geriye; o hâlde kaybettiğimiz ve tamamen silikleştirdiğimiz bir "öteki "kaldı aşkımızdan geriye de.
Oysa "sevgi insanı insan yapar." demişti eskiler.
Biz "ben" diye diye insanlıktan çıkacak hale geldik kabuğundan soyulmuş sahtekâr aşkımızla.
Ve bize düşen; Geç kalmamalıyız ve idrak etmeliyiz "biz" demek olduğunu sevgiden kastın. Yılların verdiği beyaz boyaların üzerine, ağlamayı yeğlemeden…
Saadet Bayri

Etiketler: , , ,

27.4.08

Yaşam ilkesi

26.4.08

Bu bir serenattır

Yüzümde bir tokat izi, bir kaç damla kan dişlerimin arasında. Suç; arkasını dönmüş gidiyor. Sahip aramaktan yorgun, bacakları titriyor. Acı; nefes nefese geldiğinden, hissedemiyorum henüz. Ruhum şaşkın, "ne yapsam?" diye, viran bir şehrin başında bekliyor. Kalmak ve gitmek arasında sıkışık. Katil bir yüz beliriyor gölgelerden. Polis eşkalini çizmemi istiyor. Her çizdiğim şekil, senden biraz daha uzağa düşüyor. Şizofrene çıkmış adım, üçüncü sayfada. Oysa sendin öldüren anılarımı. Gözlerinin iplerinde sallandırdın her sözümü. Tüm gerçek dediklerin, yalan çıktı ve içimin boşluğuna gelince, intihar etti bir bir. İnanmadılar, sustum.
Bilsen...
Kaç kere lanet ettim; "tanıdığım güne.." diye başlayan sözlerle sana... Dinmedi, burnumu sızlatan yanık kokuları. Gidişine sürtüne sürtüne alev almış tüm bıraktıkların. Külleri dağılmış caddelere,
Şimdi ben, hangisini kanıt diye sunayım soranlara. Bırak, dokunma...
Adım kalsın manşetlerde, şaşkın bir bakışla....
Söylesene: Bu kaçıncı idam mangası gönderdiğin?
***
Bu bir seranattır. Aç pencereni! ömrümü sallandıracağım.
saadet bayri

Etiketler: ,

24.4.08

Hayallerim Kayıp

Sen benim kavgamdın. Boyum henüz kapının kolunu açacak kadar büyümemişti. Hâlâ annem açıyordu, dışarı çıkmak isteyince dış kapıyı.
Ne kadar zor ve uzun gelirdi o zaman kapılar. Bazen korkunç canavarlara bile benzettiğim olurdu.
Çocukluk bu ya ayakkabımı tek başıma giyme hayalleri kurardım. Büyüyecek ve tek başına çıkacaktım dışarıya, bu kadar kolay ve bu kadar basit olacaktı her şey işte.
İlk öğrendiğim şeydi ayakkabımın bağcıklarını bağlamak. Bilsen ne çok sevinmiştim o gün. Hayatdaki her şeyi öğrendiğimi sanmıştım.
Çocukluk bu ya, öyleydi de. Sen kavgayı hiç sevmezdin bilirdim. En nefret ettiğin şey birinin dövülmesiydi. Bu sana hiç adil gelmezdi. Her kavgaya tutuştuklarında mahallenin çocukları, ağlardın sen. Neden ağladığını hiç anlamazdım. Sırf sen üzülme diye, kimseyle arkadaşlık etmez, kimsenin oyununa katılmazdım.
Ancak bazen benim de üzerime gelirlerdi. Boyumdan büyük boylarına, benden çok daha güçlü pazılarına rağmen, onlarla kavgaya tutuşur ama hep yenilen taraf olurdum.
Senin beni cesur görmeni isterdim. Dayak yesem de, her yerim kanasa da sen cesur görmeliydin beni.
Her şeye rağmen seni koruduğumu bilmeliydin. Çocukluk işte, o anlarda seni her şeyden koruyacağımı düşünür; içten içe gururlanırdım. Adımlarımı farklı atar, ayaklarımı kaldırır daha uzun görünmeye çalışırdım. Büyüdüğümü görmek, beni çok mutlu ederdi.
Böyle günlerde eve gitmeyi hiç istemezdim. Saatlerce dışarıda kalır senin gidişini izlerdim. Çünkü her kavganın ardında annesinden azar işiten, babasından “Sen neden dövemedin?” diye dayak yiyendim.
Hiç ağlamazdım. Aslında yaşlarım akardı ve ben onları tutmaya çalışırdım. Babam dövse de her akşam beni, ben onu severdim. “Sevmem gerekliymiş” sen öyle söylemiştin.
Ama bu kadar acıya rağmen, hiç vazgeçmeyendim. Çünkü sen benim yüreğimdin.
Sabahları zor olurdu bizim evde. Hep “keşke hiç akşam olmasa da seni görsem” diye duâ ederdim. İsteğimin olmayacağını bilirdim ama seni ne kadar sevdiğimi tekrarlamış gibi hissederdim bu halimi.
***
Derken zaman geçti gitti. Hepimiz koca koca insanlar olduk. Ancak ben yüreğimi o çocukta bıraktım. Saf, temiz ve küçük şeylerden bile, dünya kadar umut çıkaran o çocukta. Hayatı kapı kolunda gören, sevmeyi öğrenmiş, nefreti hiç tanımayan bir çocuktu o.
Arasam belki bulurum biliyorum. Artık aramak değil hayal etmek istiyorum. Zira ne zamandır hayallerim kayıp, arada bu şekilde buluyorum.

Etiketler: ,

22.4.08

Yamalı hüzünler

Kelimelerle köşe kapmaca oynuyorum bugünlerde.
Havalardan mıdır?
Yoksa kafama taktığım küçük şeyler yüzünden midir bu halim? Şimdilik bilmiyorum.
Bazen üzülüyorum. Üzülmek olağan da, ilginç olan neye üzüldüğümü unutmam.
Sizin de başınıza geliyor mu böyle durumlar? Geliyorsa; baya komik ve hüzünlü bir durum olduğunu biliyorsunuzdur.
Ben böyle durumlarda, kendimi teselli etmek için neye üzüldüğümü hatırlamaya çalışıyorum.
Her zaman başarılı olduğum söylenemez tabi. Yine de tamamen ümitsiz değilim kendime karşı.
Yaşam arada hüzünleri yama yapıp dikiyor üzerime.
Bu elbiseleri hiç beğenmesem de.
Mecburen bu yamalarla gezmek zorunda kalıyorum.
Zira çok mutlu geçince günlerim, şikayet edecek şeyler buluyorum. Ve o kadar kolaylaşıyor ki bu buluşlarım. Yeni icatlar yapıyorum: "Aaa bunu neden daha önce fark etmedim ki!" diyerekte kendime kızıyorum.
Ancak moral dengem değişince, mutlu olmam için ne kadar çok sebeplerim olduğunu hatırlatıyorum kendime. Her zaman olmasa da, o andan kurtulduğum zamanların çoğunda işe yarıyor
Tavsiye ederim.
Hüznü değil tabi :)
Hüzünler gelmeden, nelere sahip olup, neden mutlu olmanız gerektiğini siz de arada hatırlatın kendinize...
İyi geliyor.
saadet bayri

Etiketler: ,

Sizin Gözleriniz

Elimde bir mektup duruyor.
Küçük bir kalem, minik bir el yazmış bu satırları. Okudukça gözlerim ıslanıyor. Kendimi yalnız ve bu satırlar kadar kimsesiz hissediyorum.
Bir satır da ilişip kalıyor duygularım. Ne yaptıysam ilerliyemiyorum:
"Öğretmenim sizin gözlerinize bakınca, hiç görmediğim ama resimleriyle tanıdığım babamı hatırlıyorum." düğümleniyor babamla geçirdiğim tüm anılarım boğazıma.
Susuyorum.
saadet bayri

Etiketler: ,

16.4.08

Kefensiz Ölüler

Ben…
Yalnızlık filmini en güzel oynayan ben. Kimseler görmeden saklanıp bir odaya, saatlerce replik ezberleyen biriyim. Repliklerin muhtevasını ise, her günün sonunda ellerime tutuşturduğum yaşanmışlıklarımdan buluyorum.
Eve gelen komşular iki de bir lâf dokundururlar ve ben susarım.
Çekingen biriyim.
Hayır, çekingenliğimden değil suskunluğum. Annem “Çocuklar konuşmaz, büyüklerin önünde” demişti küçükken, büyüdüm, ama hâlâ bu sözünü tutuyorum. Kim ne derse desin, karşılık vermiyorum. İşte böyle çekilince odaya, söylemek istediklerimi tek tek sıralarım.
Toprak burcuyum. Bu sebeple söylenen bütün sözcükleri ve ardından söylemem gerekenleri birleştirip her gece toprağa gömerim. Hiç kimse görmeden, dönerim odama ve rahat rahat uyurum. Yoksa sabaha kadar “neden neden” diye uyuyamam.
Ablam, “Annem sana böyle diye diye bu hale geldin sen. Bastırıldın ve şimdi susuyorsun, içine kapanıyorsun.” diyor.
Kabul etmiyorum.
Öyle olsa akşamları yalnızlık filminin repliğini ezberlerken, arada o cevap veremediğim konuşmalara tam yerinde sözler söyleyebilir miydim?
Ayrıca cevap verince de, mutsuz oluyorum. “Keşke şunu da deseydim. Neden böyle söyledim ki?” di-yerek daha bir yiyip bitiriyorum kendimi. Biliyorum takılmamam lâzım böyle şeylere, hayat bu kadar küçük şeyleri sorun edecek kadar kısa değil ama takılıyorum elimde değil.
Ablama kalsa, yapacak işim yok. Bu sebeple sarıp duruyorum kendime.
***
Düş…
Öğrendiğime göre, her gece düş görenlerin ruh sağlığı iyiymiş. Peki, her gece düş yerine, kâbus görenlerin de ruh sağlığı iyi midir acaba?
Kendimi Rapunzel gibi hissediyorum.
Hani oldukça fakir bir çiftin yeni doğan kız evlâtlarını yaşlı bir cadıya vermek zorunda kalmaları ile başlayan hikâyedeki Rapunzel.
Cadı ile komşu olan çiftin erkeği, parasızlık ve annenin sürekli bu komşunun bahçesindeki marulları aşermesi sebebiyle bir gün cadının bahçesinden marul çalar; ancak ikinci kez çalarken yakalanır. Cadının büyü yapmasından çekinen baba, doğan kızını ona vermeyi kabul eder. Cadı doğumdan sonra kız çocuğunu alarak ona aslında bahçedeki marulların türünün adı olan Rapunzel ismini verir.
Masalın sonraki kısımlarında cadı Rapunzel’i kaçmaması için bir ormanın göbeğindeki yüksek ve merdivensiz bir kuleye kapatır. Buraya her ziyaretinde kulenin tepesine çıkabilmek için Rapunzel’in seneler içinde kulenin tepesinden yere dek uzayan örgülü sarı saçlarını tıpkı bir merdiven gibi kullanmaya başlar.
Merdivenli sokağa bakıyor odamın penceresi. Kendimi cadının odaya kilitlediği kız gibi hissediyorum. Ve her gün uzayan saçlarım yerine de düşlerim var. Gelip geçenler oluyor ben pencereden bakarken sokaktan. Çoğunu tanıyorum. Bana söz söyleyen o küçük kadınlar da geçiyor ara ara kapımdan. Kafalarına su dökmek istiyorum ya da kül.
Onlar da beni her gece bu odaya kilitleyen cadılar.
Ara sıra müzik sesi geliyor yan apartmandan. Ablama sorarsanız çocuk âşık, çünkü arabesk dinli-yor. Bana sorarsanız yalnız.
Anlatamıyorum kimseye; sadece aşk değildir insanı dertlendiren. Anlaşılamamak da yıpratır insanı. İstediğini elde edememek. Hedeflerine doğru hiçbir şey yapamamak. Ve daha birçok şey.
Ama genç olunca, sadece aşkı dert görüyor bazı çocukluktan çıkamayan gençler.
“Zaman yürüyor” dediğimde tepemde duran bir çift göz bana bakıyor.
“Ölüm de öyle” diyor sessizce.
Ve ben her gece intihar etmişlere kefen biçiyorum, intihar etmelerine sebep olan parçalardan.
Ama hiçbir sorun bir kefen olacak kadar büyük değil.
Bu sebeple kefensiz kalıyor sorunları yüzünden intihar edenler.
Öğreniyorum…
Sorun edilecek kadar büyük değilmiş,
yaşadığım hiç ama hiçbir şey.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

15.4.08

Yüreğim musallada

"Şuradan yara aldım" dedi ömrüm. Çarpışmış, eski yaşını gömerken diğerlerinin yanına. Seller alıp götürürken günleri, hatırladım arada bir isim unutmuşum. Gökten yağmurlar yağarken, yerde sellerle mücadele ettim.
Şehrin ortasında ıslak ve yetim kaldım. Kimsesiz.
İhanetin musallasında kurutuyorum yüreğimi.
Üzgünüm kaybettim diğerlerini.
saadet bayri

Etiketler: ,

Dinmiyorsun

Her gece pencereme çarpıp, yitiyorsun.
Gözlerime değdiğinde, sırılsıklam oluyor içimin caddeleri.
Söylesene; sen hangi mevsimin yağmurusun.
Bu kadar mevsim geçti gitti.
Sen bir türlü dinmiyorsun.
saadet bayri

Etiketler: ,

10.4.08

Bahar geldi dostlar

Bahar ay olarak gelmiş olsada, evlerimize tam olarak girmedi.
Havanın güzelliğinden istifade edip, bir dostu ziyarete gittim bugün. Ağaçların arasından geçerken, her birine sarılıp, öpmek istedim. Bayram kıyafetlerini giymiş çocuklar gibi şirin geldiler gözlerime.
"Yaşamak ne kadar güzel." diye bağırmak istedim. Ancak etraf pek de müsait değildi. Ama şimdi söylüyorum; yaşamak nefis birşey. Bahar geldi dostlar.
Çok hoşuma giden, çiçeklerle süslenip aklımı başımdan alan bu ağacı sizde görün diye resimledim.
Çok güzel değil mi? :)

Etiketler: ,

8.4.08

Sen Uzaksın

Sen bir efsanesin.
Tanıdıkça seni, Rabbimden neleri istemeyi unuttuğumu fark ediyorum; seveceğim insanın vasıflarını sayarken.
Sen bir masalsın.
Her seferinde masaldaki prens oluyorsun ve ben yıllardır seni bekleyen prenses. Masallarda ki gibi, biraz geciksen de, sen gelince beklediğim yılları unutturuyorsun
Sen bensin.
Hiç ummadağım bir şehirde, ummadığım bir anda bana bakıp aynı anda gülümsüyorsun.
Ve sen baharsın.
Gelişinle bütün çiçekleri meyveye döndüreceksin. Gelde gönlüm bir an önce yaza ersin.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

2.4.08

Yine Benim

Kimdin?
Çok tanıdık görünürken, hiç bilmediğim biri kadar uzaksın. Bazen benim dediğim herşeyi sende görürken, kimi zaman "Asla" dediklerimi sunuyorsun. Aynalarla küskünüm bugünlerde, gösterdiği yüz benim değil. Ne zaman boyandı saçlarım, ne zaman değişti çizgilerim.
Ben, bana yabancıyım artık.
Yorgunum desem yalan... Değilim.
Üzgünüm desem, adı yok hüznümün. Öyleyse nerede kiminle ve ne haldeyim? Binlerce soru birikiyor, cevap bekleyen...
Ama ben kaçtıkça benden, götürdüğüm yine benim.
Saadet Bayri

Etiketler: ,

Kış Çiçekleri

Yorgunluk her zaman şikâyet edilecek bir durum değildir. Bazı yorgunluklar var ki insan çalıştıkça mutlu olur. Tembellik bazı anlarda insanı daha çok yorar ve dermansız bırakır.
Diye düşünürken, bir seranın önünde duruyorum. Kıvırcık almam lazım. Seranın içerisine uzun uzun bakıyorum. Geldiğimi gören sera sahibi, hoşgeldin faslının akabinde “Kıvırcık alacaksan keseyim sana. Üşüme! Hava bayağı soğuk” diyor.
Ellerine bakınca, soğuktan morardığını görüyorum “Sen de üşüyorsun, ama buradasın. Ben neden birkaç dakika daha durup, şu harika görüntüyü izlemeyeyim ki” demek istiyorum.
Sözler fazla geliyor o an dilime.
Susuyorum.
Gözlerimi kıvırcıklardan ayırmadan gülümsediğimden olsa gerek. Sera sahibi, kime gülümsediğimi görmek için etrafa bakıyor, ister istemez. Ama kimsecikleri görmüyor. Tam soracakken “Hayırdır” sözünü ağzına tıkayıp, “Kendim kessem olmaz mı?” diyorum.
“Üzerin kirlenmesin. Yapabilir misin?” diyor. Gözlerimi ellerinde gezdiriyorum, “Seninki kadar toprağa dokunmasalar da, o kadarını yapabilirim” diyorum biraz sitemkâr bir sesle. Mahcup oluyor. “Yanlış anlama. Parmağın falan kesilir. Seni düşündüm.”
“Yapabilir misin gerçekten” diyor. Ben şaşkın “Ne var sanki bunda. Alt tarafı birkaç kıvırcık keseceğim. Neden bu kadar sorun yaptı ki” diye düşünürken.
“Merak etme bıçağımı da aldım. İnşallah kesebilirim” deyince tebessüm onun yüzünü de aydınlatıp, “Hayırdır nereye bakıp gülüyorsun?” demekten alamıyor kendini.
“Kıvırcıklar” diyorum. “O kadar şirinler ki onlara baktıkça içim açılıyor. Sanki güllere bakar gibiyim, papatyalara ya da. Yani kır çiçekleri gibi bir şey bunlar kışın ortasında. Çok şirin duruyorlar” dediğimde, basıyor kahkahayı…
“İlahi ne âlemsin. Kıvırcıklar ve kış çiçekleri ha.”
“Evet, onlar kış çiçekleri. Her ne kadar biraz tabiattan uzak olsalar da, gökyüzünü sadece naylonların ardından görseler de, onlarda çiçek. Hem de kış çiçekleri.”
Kıvırcıklara bakıp bu kadar mutlu olanını görmediğinden, şaşkın şaşkın bakıyor. Ben de kıvırcıklarla bunca zaman uğraşıp onların şirinliğini fark etmeyen bu kadına şaşkın bakıyorum.
Kadının yüzünde ki tebessüm derinleşiyor ve “Ne görüyorsun şimdi” diyor merakla. Ben bir şey demeden de ekliyor. “Yıllardır şu toprakla uğraşırım. Her mevsim farklı sebze ekeriz. Hatta karanfillere bile bu gözle bakmadım ben. Hepsi gözümde ot işte. Bildiğimiz ot” diyerek neden şaşırdığını anlatmaya çalışıyor.
Beraber giriyoruz seraya. Ben yanından geçtiğim kıvırcığa dokunuyor, söyleşiyorum onunla. Yemyeşil renkleri cezp ediyor beni. İnatla ayakta duruyorlar ve kışın soğuğundan korundukça daha bir verim veriyor ekildikleri yerlerde.
Yaprakları o kadar taze ki dokunmaya kıyamıyorum. Mutluluk böyle bir şey işte diye geçiyor içimden.
İçlerinden biri çok dikkatimi çekiyor, sanki “Lütfen beni kes. Evine götür beni. Nimet olarak şereflendir” der gibi. Kıramıyorum onu. Tam eğilecekken bir başkası göz kırpıyor. Uysam kıvırcıklara bütün serayı alıp eve getireceğim.
İhtiyacım kadar alıp, istemeden ayrılıyorum yanlarından. Seranın dışına çıkınca sera sahibi kadına, “Onların her biri Rabbimi zikir ediyor. Kendilerine göre tespihleri var. Onlar boşuna mı yaratılmışlar? Asla! Bizlere nimet olsun diye ne güzel renklendirmiş Yaratıcı. Onlarda ne güzel gösteriyorlar sanatkârlarının sanatını. Sen onları ve bütün yaratılmışı öylesine başıboş vazifesiz mi sandın?”
“Artık yanlarında ki ayrık otlarını da koparamam ben. Tespihlerine mani olmayayım.”
Gülüşüyoruz.
Saadet Bayri
resim:Saadet Bayri

Etiketler: ,

27.3.08

Rüzgar gibisin

Sen rüzgar gibisin sevgili... Kimi zaman hoyratça esen,
gözü hiçbirşeyi görmeden yıkan, dağıtan, taş taş üstünde bırakmayansın. Kimi zaman sakin sakin salınan,saçlarımın arasındaki bahar yelisin. Bazen hiç hissettirmeden geçip gidensin.
Ah sevglim! Sen nesin? Kimsin?
Adını meçhul bir sevgilide unutmuş, asırlardır arar gibisin. Birgün benim kapımda, yarın başka kapılardasın. Arasam seni, kaybederim kendimi. Ne gelişinin mevsimi belli.
Ne gidişinin vakti... Başını taşdan taşa vurduğundan beri, sana kızanlar acır olmuş haline...
Derler ki; bir sevdiği vardı gitmiş. Bu asiliğin adı hasretmiş. Ah sevgili kimse bilmiyor gerçeği...
Ben değil, sen bırakıp gitmiştin yıllar önce... Yine böyle serseri bir rüzgar, yıkıyordu bu şehri.
saadet bayri

Etiketler: ,

26.3.08

Terk etmedi hüzün

Çıkıp kurtulmak istiyorum minibüsün penceresinden bakarken, içimden kendimden. Kuşlara özentim bundan olsa gerek. İstedikleri her yere gidebildiklerinden. Acaba diyorum kuşlar anlasalardı gittikleri yerlerdeki hüzünlerden, bir daha giderler miydi başka yerlere? Başka hüzün görmek isterler miydi? Yoksa bir an önce kaçıp kurtulmak daha doğru bir tercih olur muydu onlar içinde.
Ya da bizim batıp çıkamadığımız şeyler, yüksekten çok mânâsız ve komik mi gelirdi? Dağlar kadar görünenler, tepeden bakınca minicik mi görünürdü? Ve bu halimizi gördükçe eğlenip kahkahalarla gülerlerdi belki de.
Bilemiyorum.
İmkânım olan şeyleri yapmaktansa, imkânsız şeyleri hayal etmek daha bir hoşuma gidiyor. “Hayal kurmak iyi gelir” diyor kişisel gelişim kitapları herkese. Bir de nasıl hayal kurmamızı öneriyorlar.
Her şeye karışmaya hakları varmış gibi, buna da karışıyorlar. Aklımın programı yok ki her an düğmesine basıp, beğendiğim şeyleri düşünmesine sebep olayım.
Okuduğum kitapları anneme benzetiyorum arada. O kadar çok nasihat ediyorlar ki; sıkılıp kapıyorum kapağını.
İçimden “Kolaysa sen uygula bunları.” diyesim geliyor internet sayfalarına.
Susuyorum.
Yine de hayal kurmadan bitiremiyorum minibüste ki yolculuğumu. Ama sadece benim istediklerimi düşünüyorum.
Hayatımı kurgulamaya çalışan bütün satırların inadına.
Gülüyorum.
Hüzün bulaştığından olsa gerek gözlerime, baktığım her şeyde biraz hüzün görüyorum.
Bir çocuk biniyor şimdi minibüsün kapısından. Sırtında çantası, gözlerinde değişik bir mânâ. Yanımdaki ona tebessümle bakıyor ama ben yorulmuştur diye geçiriyorum içimden. Bütün gün sırada oturmuş, derslere zihin yormuş ve haliyle bitkin düşmüştür.
Belki de sınıfta yaşadığı bir olay, canını sıkmıştır. Yanlış cevapladığı bir soru yüzünden kızmıştır öğretmen. Yanlış cevaplamaya hakkı olduğu halde, bu hakkı kullandırtmamıştır kızarak öğretmen.
Gocuğunun şapkası başında hâlâ, çıkarmıyor içerisi sıcak olduğu halde. Belki babası öğrenci tıraşı yap dediği için babasına, çok kısalttığı için de berbere kızmıştır. Arkadaşları da alaya alınca, utanmıştır kendi hükmünün geçmediği ama onun taşımak zorunda olduğu saçlarından.
Düşünüyorum.
Kalkıp yer vermek geçiyor zihnimden. Otursun bu küçük çocukta bir koltuğa. Minibüs ilerlerken arada sallanıyor ve küçücük elleriyle tutunmakta zorlanıyor. Ya düşerse, bir yeri acır ve yalnızlığın verdiği acısı daha bir bilenirse.
Gözlerime bakıyor şimdi. Şaşkın “Neden bakıyorsun bana?” der gibi. Benim gözlerimde ki hüznü tanısın istiyorum ona bakarken. “Ben seni anlıyorum.” diyor bakışlarım. Ama o anlamıyor, gözlerimin dilinden. Bir yer boşalıp oturuyor.
Tedirgin.
Birazdan bir büyük gelip kaldıracak onu yerinden. O ise “Kalkar mısın?” demeden kalkması gerektiğini bilerek sıvışıvermiş koltuğun kenarına. Tedirginliği bundan.
***
Ben bir hüzün aşığıyım galiba. Her şeyde hüzün görüyor olmam bundan.
“Aciz olduğunu anlamaya çalışan bir fani” olduğumu anlamaya çalıştığımdan beri.
Terk etmedi beni hüzün, hiçbir yerde bunca zaman.
saadet bayri

Etiketler: ,

22.3.08

İdamlık Sevgili

Bir gün, sen de vurulursun sevgili... Hem de en solundan!
Âniden ve zamansız...
Düşersin, bakışlarının kaldığı yerde...
Ve ben, yalnızlığa hüküm giydim; suçluyum...
Günlerdir bekliyorum, beni alıp götürecekleri günü. Müebbetmişim; öyle diyordu aşk savcısı...
"Karar: Müebbet!" dediğini duymuştum en son!
"Sakin ol, af çıkar" sözlerini duymamışım.
Azaltılabilirmiş hükmüm.
Bekliyorum...
Bir ömür beklemek gerekecek, biliyorum; ama gelirken ümidimi cebime saklamışım.
Kaybetmemişim onu her şeye rağmen...
Sen de vurulursun bir gün sevgili...
Beni bırakırken, gölgeni unuttuğun o yerde; ansızın...
Vurulurken sen, tutuklar seni pişmanlığın.
Müebbet ettiğin için beni, sen de sorgulanırsın elbet.
Bilesin, müebbet vermez savcı... Sana idam var sevgili...
Saadet Bayri

Etiketler: ,

20.3.08

Fark edilmeyen zenginlikler

Bir forumda “Hayatımızda o kadar çok şeye sahibiz ki, bunları fark edip şükredelim” diye devam eden yazının sonunda yapılan yorum ilginç geldi.
Başka bir üye şöyle demişti: Hayat elimden o kadar çok şey aldı ki, verdiklerini göremiyorum.
Satırları okuyunca bu kişiye hak vermeye çalıştım.
Uzaktan ahkâm kesmek kolay olduğundan “Olur mu canım?” demeden düşünceler ürettim.
Kendimce senaryolar yazdım.
Ne kadarının içine oturdu hayatı bilemiyorum. Ama bu cümleyi söylemesine sebep olacak kadar acıklıydı benim senaryolarımda.
“Hayatın hep soğuk yüzüyle karşılaşmıştır.”
“Hiç ummadığı anda yaşadığı hayal kırıklıkları iyice umutsuzlaştırmıştır.”
“En sevdiğini, acı bir olayla kaybetmiştir.”
“Kimsesizdir, tutunacak dalı, teselli bulacak sıcak bir ocağı yoktur.”
Türünden binlerce trajik olay geldi, geçti zihnimden. Hatta “Bu kadar da değildir canım. Daha neler” diyeceğim kadar acıydı benim yazdıklarımda.
Ama bu kadar olayın içinde, bu cümleyi haklı olarak söyleyebileceğini bir an bulamadım.
Ve birçoğumuzda var olan, yetinememe hastalığının bu kişiye de bulaştığına karar verdim.
Bu zamanın en tehlikeli hastalıklarından biriydi hiçbir şeyle yetinemeyip, daha fazlasını isteme hali.
Ve bu halin getirdiği sonuç ta; en küçük olayda üzülüp, perişan olmak.
Devamında ise: Ufak bir hayal kırıklığı, küçük bir başarısızlık, ani gelen bir hastalık ya da terk ediliş. Bütün dünyamızı altüst etmeye yetip, acıya dair ne kadar cümle varsa üretmemize sebep oluyordu.
Ve çevremizde olan diğerlerine, “Sakin ol. Ben varım ya!” deme fırsatı dahi bırakmayan feryatlarımız.
Bu tür durumlarda, dehşet bir halde yükleniyoruz kadere ya da sebeplere.
“Ben bunu hak etmedim” türünden arabesk cümleler koşa koşa geliyor. Hayatımızın kapısında oturup, bize de pencereden bakıp gözyaşı dökmek kalıyor.
Ben bu halimizi, önünde birçok oyuncağı olduğu halde, sadece içlerinden birinin kırılması, kaybolması ya da bir başka çocuğun almasıyla bütün oyuncaklarını kırıp “illa o oyuncağı isterim” diye ağlayıp, kendini yerden yere vuran çocuğun haline benzetiyorum.
Hem kendini, hem çevresindekileri çileden çıkaran bu çocuk ne kadar şefkate, acımaya layıksa bizde olamayanlar için ya da yitirdiklerimiz için ağlarken o kadar merhameti hak ediyoruz.
Ve sahip olduğumuz onca oyuncağı görmeyip, bir oyuncak için elimizdekilerden de olup, bir hayatı boş yere harcayıp yitip gidiyoruz.
Elimizdekileri gören ve “Bak bu kadar şey var sana ait.” diyenlere de düşman kesilip, daha fazla feryat ediyoruz.
Oysa insanın her umutsuz anında, daha kötü durumda olanı düşünerek mutlu olması gerekiyordu.
“Hiçbir şeyim yok” diyenler ise, ellerindeki mucizeyi fark etmeyenlerdi. Çünkü onlarda birçok insan gibi mucizeye inanmıyorlardı.
Oysa her sabah kahvaltıya gelen birkaç çeşidi beğenmezken, sadece ekmek ve çayla kahvaltı yapan ve bu ekmeğin taze olması için dua eden çocuklar olduğunu düşünmek.
Ya da sokaklarda çöp tenekelerinde ekmek arayan kocaman dedeleri görüp, şükretmek.
Toplu taşıma araçlarından şikâyet edip bir araban olmadığı için umutsuzluğa düştüğünde, cebinde bilet parası olmadığı için her gün yürümek zorunda olanları fark etmek.
İşler iyice zorlayıp, “yeter “ denileceği anda, günlerdir iş arayan insanlarla konuşmak.
İstediği ayakkabıyı denkleştirip alamadığı için üzülürken, hiç ayakkabı giyemeyecek olan engelli birine rastlamak.
İnsanı şikâyet etmeden önce defalarca düşünmeye sevk eden mucizelerdi.
Unutulmamalı ki:
“İnsanlar basit sebeplerle mutlu, daha da basit nedenlerle mutsuz olacak şekilde yaratılmıştır. Aynen basit bir sebeple doğmaları ve daha da basit bir sebeple ölmeleri gibi”
saadet bayri

Etiketler: ,

17.3.08

Sen canımsın

Sen, yaşamın içinden bakarken, titrediğim tek isimsin can.
Sen, adını hatırladığımda inceden sızlayan bir yarasın.
Sen, diğer yarım... Karındaşım... Kömür gözlüm... Çingenem...
Dualarımda ki ilk söz.
**
Yüreğine göz değmesin can.
Vurulmasın, içinde hoyrat uçan kuşlar.
Kimse bakışını uzaklara kaydırıp,
Ellerini açtığında acıyla diline değmesin.
Ve hiç bir göz için, gözlerine damla düşmesin.
Hüzn sende hayat bulmasın can.
Ben kıyamam sana, tüm tedirginliğim bundan.
Çehrene düşünce suskunluk, benim bir yerim incir.
Sıkı tut yüreğini, kimse alıp düşürmesin.
**
Seni, her bakıştan korumak için, gözlerini sürmeledim.
Yüreğine göz değmesin diye, doğduğun dün kapısını kilitledim.
Anahtarını kaf dağına sakladım, izlerimi tek tek sildim.
Benden başkasını sevmeyeceğini bilsemde...
Benim kadar kimseyi sevme diye, her gün yüreğini yokladım.
Can ben seni hiç kimseyi sevmeyeceğim kadar çok sevdim.
22 yıldır paylaştığımız bu yaşama, her güne bağırasım gelir;
"Sen benim yüreğime kazıdığım ilk isimsin.
Bil!
Hiçbir ismi bu kadar çok sevmemişim."
Saadet Bayri
Not: Münevver Bayri'ye ithaf edilmiştir

Etiketler: , ,

14.3.08

sen benim hüznümsün

Hüzün davetsiz misafirim...
Ardından hiç vakit kaybetmeden gelip, yine keyfince yerleşmiş yüreğime...
Seni hatırlatan, adı mutluluk olan herşeyi kovmuş benden habersiz. Yalnızlığı seviyormuş bir tek. "Sakın bir şey söyleme" diye tehdit etti.
Sustum.
Ama o susmuyor...
Arada varlığını hissettirmek için sağnak olup yağıyor gözlerime. "sessizliği ve unutulmuşluğu" sevmezmiş öyle demişti geçenlerde.
Nereye kaçsam senin ardından kalan boşluklara düşüyor, bir yerimi feda ediyorum sana zimmetlediğim.
Bu hissettiğim hangi gecenin titrek dokunuşu.
Oysa yine senin ellerin yada senin sözlerin olmalıydı saran yaralarımı...
Yada armağan ettiğin bir şarkıyı duymalıydım hayatın fonunda.
Yani alçıya alınmış bütün duygularımı, yine senden gelen bir kırıntı sarsındı arzum...
Olmadı.
Ben sanmıştım ki, sensiz hüzünlerle sarmaş dolaş olur, yoldaşlık yaparım.
Sen: "hüzün yalnızlığı sever. seni yaren kabul etmez" demiştin..
Biliyor musun? Bu defa sen haklı çıktın.
Odamın en kuytusunda ayın şavkı aydınlatırken çehremi, hüzün yoldaşlık etti de ben yoldaş olamadım
Üzgünüm.
Şimdilerde aklımda bir tek soru var; cevabını bir ömür arayacağım.
Sahi sen biliyorsan söyler misin?
İnsan ne zaman unutuyor gideni?
Ömründen bin ömür gidip, keşkeler "neyse" ye döndüğü zaman mı?
saadet bayri

Etiketler: ,

9.3.08

Hükümsüzüm

Nasıl bir şey olduğunu sorma?Bende bilmiyorum. İlk yürek ağrımdın sen benim. Tek vurgunumdun yaşamda. Gözlerinde tek kurşunla vurdun ve gittin. Şimdi ne haldeyim sorma? Bilsem bu halde olmazdım. İçime ağır gelen tek isimsin. Çıkarıp atsam, asılır kalırım yokluğuna. Ölümüm yine sensizlikten olur. Sen, sabahlara kadar beklediğim bir ayak tıkırtısısın. Geceleri saniye saniye saydığım hecelerimsin. Ben artık her saate "sen" diye başlıyorum
Ve geçen her dakikaya adının baş harfini bırakıyorum. Saatler sana işliyor, bilesin. Yağmurlar yağarken, her damlaya sevgimi yükledim. Camların buğusuna adını yazıyorum Çocuklar gibi koşuyorum; seni gördüğüm sokaklarda
Nemi oluyor?
Ben de bilmiyorum ne olduğunu. Ne zamandır izimi arıyorum. Firar etmişim kendimden
Hükümsüzüm..
saadet bayri

Etiketler: ,

4.3.08

KIRIK BİR “SON” PARÇASI

Sonları kim sever? Ya da “Aaa son günler, son anlar bunlar” derken, kim sevinir? Hiç kimse! Çünkü ayrılıklar vardır her sonun içinde. Gün geceye kavuştuğunda artık gözler uykuya yenik düşmek üzereyken, bir günün daha son bulduğu fark edilir. Uykudayken bile hüzünlenir insan. “Son”unda ömürden bir gün daha gitmiştir. Ve olsa olsa az verim almışızdır ya da keşkeler sırtımıza yüklenmiştir.
Son dakikalar bir daha geri gelmez. İstense de aynı duygular, aynı hisler yaşanmaz. Mesela bir terminalde yaşanır son dakikalar ve uzaklarda, çok uzaklarda bir şehre gidilir. Ve geride kalan her kişi bilir ki, giden elbet bir daha aynı kişi olarak dönmeyecektir. Bir son yaşanmış, hayatımızdan birileri eksilmiştir sonuçta. Her ne kadar giden biz veya başkası da olsa, geri dönme ihtimali vardır; ancak o âna bir daha dönülemeyeceği de muhakkaktır. Bel ki de bu yüzden gidene çok üzülürüz. Nitekim gidenin arkasından mendil sallayan herkes gözyaşlarıyla şunu anlatır: “Hangi duygularla geri gelecek acaba?” Gidenler de ağlar: “Kalan hangi yaşamın içine girecek, bu boşluğu kimle ve ne ile dolduracak ve neye alışacak?”
Yaşanan sonlar tarafların farklı algılamalarıyla boyut değiştirir. Mesela bir hastane odasında yaşanan sonlar… Ölmek üzere olan birisi ile ona ziyarete gelenleri düşünelim. Biri son nefesini tamamlamak üzeredir; diğeri onunla son anlarını geçirir. Son kez yüzümüze bakar. Son kez ellerimize dokunur, sıkar. Sarılır, ağlar; ama hiçbir şey yapamaz. “Keşke” denir defalarca ve bir “son”, somutlaşmış olarak karşımızda durur. Elimizden hiçbir şey gelmez. Kilitlenir bütün kapılar ve kapıların önünde çöküp ağlarız. Aslında sonlar ne kadar farklı da olsa, habersizce kapıyı çalıp yoluna devam etse de bir gerçek var ki, sonlar kişilerin içine yerleşir ve hayat bulur. Her kişiyi farklı anlamı içinde barındıran bir “son”a götürür.
“‘Son’lar bu kadar kötü de iyi tarafları yok mu?” diye soracak olursanız, elbette var ve her ne kadar sonlar sevilmese de birçok müjdeninde habercisidir. Düşünün bir kere, kış biter yaz gelir; gece biter, sabah olur ve kişi aydınlığa kavuşur. Hastalık gider, sağlık gelir. Acı biter, sevinç gelir. Ecel gelip de davetini sununca, her ne kadar kötü bir son olarak gözükse de yaşanılmışsa istenilen şekilde, en güzel hayatın başlangıcıdır. Çaresizlik içinde kıvranıp da, âcizlikten havaya kalkan bir çift el, yaşadığı tüm acıların sonunda mutlu bir başlangıca adım atabilir.
Öte yandan “son”lar gözyaşlarında saklanır. Kaybedilmiştir sevilenler, bir damla gözyaşı ile uğurlanmıştır. Ancak gidenin boşalttığı yeri dolduran, daha çok sevilir kimi zaman. Ve sonra mevsimler eklenir sonlara. Adına sonbahar denir. Ne gariptir ki, her ne kadar son olsa da ismi, okul panolarında ilk onun taşıdığı aylar sıralanır. Adı sonbahar olsa da en çok sevilen mevsimdir. Hem hüzünlendirir, hem sevindirir insanları. Zira hem başlangıçları hem bitişleri haber verir. Küçük bir kız için mavi önlüğünü giyip yakasını takarak saçlarını ördükten sonra okulun yolunu tutuşun başlangıcıdır. Yaşlı birisi için yazın biteceği son anlardır. Ve dara düşeceğinin işaretini veren ilk mevsimdir. Çünkü Sonbaharda artık üşüyecektir, soğuk havalarda yaşamanın zorluğu saracaktır kendisini.
Son kişiden, andan, konumdan konuma değişir. Tek bir kelimeyken hayatlar adedince anlam yükler sırtına. İster buna bakış açısı diyelim , ister yalın anlamı diyelim. Bu kelime çift duygu taşır içinde. Bazen sevinç yükler, bazen hüzün yüküne.
Bütün gidenler gibi, bende soruyorum “Ey son, hayatımın neresindesin? Ömrümün her yerinde misin? Anlarımın içinde hep suskun mu, yoksa bitmek bilmeyen bir çığlık mısın? Bazen öyle bir ses oluyorsun ki şehrimde, cam kırıkları kalıyor caddelerde sesinden geriye…
saadet bayri

Etiketler: ,

en son kimi kovdunuz kapınızdan

Yoksulun biri asık suratlı bir ev sahibine gidip halinin kötülüğünden şikâyet etti, inledi. Kara yürekli adam ona ne para verdi, ne pul. Bilakis kafa tutup öfkeyle bağırdı. Onun cefasıyla dilencinin kalbine kan çöktü. Gamlı gamlı başını kaldırdı:
“Tuhaf şey, dedi, hele zenginin surat asması niçin? Dilenmenin ıstırabından korkmuyor mu ki?”
Büsbütün kızan kısa görüşlü zengin, kölesine emir verip fakiri olanca hakaretlerle, kahırlarla kovdurdu.
İşittim: Alah’a şükretmediği için bir müddet sonra felek ondan yüz çevirdi. Büyüklüğü başına felaket getirmiş. Bedbahtlık onu sarımsak gibi çıplak bırakmıştı. Ne yükünü kurtarabildi, ne hayvanını. Allah’ın takdiri yoksullukla onun başına toprak saçtı. Hokkabaz gibi, kesesi ve eli bomboş kaldı. Baştan sona hali değişti.
Bu vakanın üzerinden bir süre geçti.
Kölesi gönlü gür, tıyneti temiz bir cömerdin eline düşmüştü. Bu zıt, perişan halli bir fakiri görünce, mala kavuşan yoksullar gibi sevinirdi.
Bir akşamüstü bu cömert zatın kapısına bir adam gelip lokma istedi. Istırap çeke çeke ayaklarının dermanı kesilmişti. Nazar sahibi olan cömert:
“Bu adamı memnun et” diye kölesine emir verdi. Fakat köle, yedikleri yemekten biraz götürdüğü zaman elinde olmayarak bir ün kopardı ve acı içinde efendisinin yanına döndü. Yanağındaki gözyaşları içinden geçenleri anlatıyordu. Mübarek huylu efendi sordu:
“Sana kim eziyet etti? Neye ağladın?”
Köle cevap verdi:
“Bu adamcağızın, dedi başına gelenlerden gönlüm darmadağın oldu. Çünkü vaktiyle ben onun kölesiydim. O da mal, para ve imkân sahibiydi. Günün birinde eli nazdan itibardan kesildiği için şimdi kapı kapı el açıyor. “
Efendi gülerek:
“Oğlum, diye cevap verdi. Bu ona cefa değildir. Zulüm kimseye zamanın değişmesinden gelmez. Bu adam, hani o ekşi suratlı, kibirden başı göklere değen tüccar değil miydi? Ben de işte onun o gün kapıdan kovduğu adamım. Feleğin dönüşü onu bugün benim durumuma getirdi. Bana da talihim gülümsedi, yüzümden gam tozunu sildi.
Allah eğer hikmetiyle bir kapıyı kaparsa, rahmetiyle başkasını açar. Nice azıksız fakirler doymuşlar ve nice zenginlerin, yolunda gidenlerin işleri alt üst olmuştur.”
Bu şekilde kapıları yüzlerine kapattığımız nice kalpler yıktık. Nice yoksulları görmezlikten geldik. İşte Sâdi bunları anlatır. Sahi bu hikâyede olduğu gibi, hiç düşünmeden ne kadar gönül yıkıp dağladığımızı? Şöyle bir düşünelim. Kimleri kovmadık ki kapılarımızdan. Nice gönülleri taşlarla tuzla buz ettik. Kapımızı çalan her ihtiyaç sahibine kaç kere güler yüz gösterip kaç kere aradık? Bu tür hikâyeler okuyup yahut dinleyince kendimizi hangi tarafa yakın hissediyoruz? Hangimiz zalim tüccar tipine daha yakın mesela? Sahi bu kadar iyiysek, neden cömertlerin mumla arandığı acımasız bir asırda yaşıyoruz?
Mal vermeyerek imtihan ediyor da, verirken imtihan etmiyor mu Rabb’imiz? Yardımlaşmak en güzel ibadetlerdense, neden verirken titrer ki elimiz? Ve bu sebepten mi “Hayırlı işlerde acele edin” denilmiştir. Oysa, her an vazgeçeriz. Halbuki mal en büyük imtihan zenginin elinde.
Hani, “Komşusu açken, tok yatan bizden değildir.” denilmişti. Kapı komşusunu dahi gören oldu mu bugünlerde? Yoksa siz de herkes gibi, “Yarın yaparım, eve gidince yapacağım” deyip yolda unutanlardan mısınız? Yoksa hiç üzerine almayıp hep suçlayanlardan mısınız?
“İki söz büyüdür” derler. Kaç kere iki söz söyleyerek bir gönlü hoş edip büyülediniz. Kaç ‘fakir’ gönle pansuman yaptınız. Kaç kere özür dilediniz hatalı olduğunuzu fark edip şöyle eğile eğile… Kaç kere… Kaç kere…
saadet bayri

Etiketler: ,

BİR GARİP MEÇHUL: İNSAN

Şu insanoğlu ne kadar garip!
Sürekli değişim hâlinde. Ne dünü bugüne uyuyor, ne de bir saat önceki hâli ile sonraki hâli…
Her an değişiyor insan.
Şekilden şekle, hâlden hale giriyor.
Bazen kendisi bile tanımıyor düşlerini. Yıldızları merdiven yaparken kendine, birden dünya küçük gelir hayallerine...
Bazen küçücük odası saraylardan tatlı gelirken, bazen saraylar dar gelir hâline… Bazen tüm dünyayla dost iken, bir bakmışsınız kendine bile yabancı olur insan.
“İnsanın kendine ettiğini, âlem gelse edemez” deseler de yine tek dostu kendisidir onun. Kibrit çakıp yaksa da yer yanı, yine de hiç suçlu görmez kendini. Kibriti eline veren, ya da olmadı, onu icat eden suçludur oysa.
Cilt cilt kitaplar devirse, satır satır okusa her yazılanı, yine de kolay kolay hatalı bulmaz kendini. Yolda bir taş çarpsa ayağına, onu oraya kimin koyduğunu, kimin bunu yapacağını hemen bulmayı maharet sayar da, hataları sayılsa bir bir, bana mısın demez, dışarıda arar sebepleri insan.
Bir yabancı gibi dinler insan.
Kimlere kızar, kimleri kınar içinden…
Ne kusurlara ne isimler yakıştırır insan. Söz gelimi, “Beni kör kuyularda merdivensiz bıraktın” dese de şâir, kendisi istemiştir dipsizliği belki de.
Zorla atıldığını sayıklasa da derin kuytulara…
Çoğu zaman arar da arar; ama bir türlü cevap bulamaz insan.
Ve tarifsiz kederler içinde olmaktır çoğu zaman şiârı.
Meselâ bazen yalnız kalamamaktan, bazen de yalnızlıktan şikâyet eder. Ne çok şey hayallerinin önünü kesmiş, yapacaklarına engel olmuştur kimi zaman. Her çaresizliğinde suçlayacak milyonlarca şey bulur da, bir kendini saymaz bunların içinde. Sanır ki; eline imkân geçse tarih değiştirecek. Ancak en uygun fırsatlar geldiğinde, kolları bağlanır çoğu zaman. Gören gözü görmez, söyleyen dili, konuşamaz olur. Bir anda hiçbir şey olur insan. Her bildiğini unutur, hep ertelediği hayalleri uçup gider. Aynı şekilde bir anda çok şey de olabilir insan. İmkânsızlığında çare bulur insan.
Kader ağlarını örer anbean.
Büyür insan ve Elest meclisinden sonra tattığı gurbeti şehadet âleminde de tadar. Her ilerleyen yaşında, gurbet kucaktır ona nihayetinde. Gözleri ıslanır, yüreği acır. Ve ne kadar büyüse de o kadar yalnızlaşır; âcizleşir insan.
Kanadı kırık kuş gibi çırpınır da çırpınır.
Her şarkıya hüzün katar ve her hüzünlü şarkı ona yazılır. Her hasret dendiğinde, kendini hatırlar insan. Hiçbir şeyin içinde görmezken kendini, gurbetle ne haksızlıkların, ne kırgınlıkların içine adını yazar insan.
Nelerin içine koymaz ki kendini...
Yeri gelir, kocaman bir hüzün olur insan.
En olmaz kararlarını en öfkeli ânında verir. Her şeyi yakar o an. Acımasızdır, merhametsiz, kuvvetli ve de cesur... Her şey geçip öfkesi dinince, ne söylemişse başına geçip ağıtlar yakar sonra. Günlerce ağlasa da bir tek adım atmaz yıktıklarını yapmaya.
Her şeyden ve herkesten gururludur nedense insan. Nice keşkeler ekler, bir adım atmamak için mazisine. Seneler sonra hatırlasa da hiç suçlamazken kendini, aynalarda gördüğünü suçlayandır insan.
Yüreğinde tufanlar olur, yanardağlar patlar; ama titremeden durur insan.
Bazen küçük bir çocuğun yere düşmesiyle yıkıldığı hâlde…
Ne kendi çözer, ne başkasına çözdürür kalp dilini. Yeri gelir, bir garip çoban, yeri gelir koyun olup susandır bu dünya çölünde insan.
Dağlara hükmeder, hayvanlara diz çöktürür. Âlemi elinde döndürür de, bir çift gözleri âhuya zebun olur insan.
En dayanılmaz acıları çeker, en katıksız dertleri gömer de yüreğine, bir çift sözle yıkılır insan. Hiçbir gücün karşısında eğilmez de, kalbine değen sıcak bir nefesle diz çöker insan. Âlemlere hükmeder de bir sevdalı yüreğe hükmedip söz geçiremez insan.
Bir devir bitirip bir devir açar da hiç aynı olmaz, hep değişir insan.
Bir elinde Firavun, bir elinde Musa taşır da çoğu zaman kararında sabit olmaz insan.
Ne kadar anlatılsa da cümlelere sığmıyor insan…
saadet bayri

Etiketler: ,

2.3.08

Seni gözlerimden sildim

Seni gözlerimden siliyorum.
"silemezsin" demiştin. Evet yüreğimde hala duruyorsun; ilk geldiğin gibi. Ama sadece yürekten ibaret değildir ya insan... Baktığım her yerde seni görmekten vazgeçtim.
Seni gözlerimden sildim.
"unutamazsın" demiştin giderken...
Başında ne kadar gençlik rüzgarı esen kelime varsa, o gün kullanıp ta gitmiştin. Ardından bakarken, saatlerce savaşmıştım yaşlarımla. Onlar inatla akmak istemişti, ben inatla tutmuştum. Ve sonunda ben kazandım.
Seni gözlerimden sildim.
Geceler ellerinde bir isimle yokladı her gelişlerinde... Rüzgarlara kokunu sürmüşsün, pencereme inadına çarptılar. Açmadım. Sıkı sıkı kapadım mandalını...
Seceleri görmedim yüzünü....

Çünkü seni gözlerimden sildim.
Ellerinde idamımı tutan fermanlarla geldi şarkılar, Her seferinde bin bahaneyle kurtuldum ellerinden. Gezdiğim sokakları yüzsüz hayaletler kesti. Korkudan içim ürperdi, tiredim, bin parçaya bölündü içim. Hiçbir suret veremedim bakışlarına... Yokluğun tutmuştu her köşe başını, Ben döndükçe yakalandım. Ama sevgili her şeye rağmen... Artık gözlerimde bir boşluksun.
Bil!
Ben seni gözlerimden sildim.
saadet bayri

Etiketler: ,

elif gibi




Etiketler:

Bilmelisin

Her otobüs kalktığında üzülürdüm,
Gidenlerin tek başına gitmediklerini bilirdim.
Merak ederdim, sırtlarına aldıkları hayat torbalarında ne var diye,
Durdurup tüm yolcuları bakmak isterdim.
Güz mevsimi gelince, göçen kuşlarda canımı acıtırdı
Sanırdım ki evini bırakmak onlara da çok zor gelirdi.
Onlar gider ben kalırdım.
Her gidişlerine bin gözyaşı ekler, pencerelerden el sallardım.
Tek kuşlara el sallardım ben,
Görmezdi onlar ama ben bilirdim; birini uğurlamak zor gelirdi hep.
Şimdilerde ayrılığın, yolların, gitmenin ne olduğunu biliyorum.
Yüreğime göç edip geldiğinden beri, korkularımın adı değişti: "sen"
Ya bir gün sende gidersen..
O yolcular gibi gitmeye niyetlenirsen
Yüreğinin torbasına benim yüreğimi saklayıp yitersen ellerimden
Ya sende göçmen kuşlar gibi mevsim değişip üşürsen
Arada uzaklara bakıp, geldiğin dağlara, taşlara özlem duyarsan…
Sahi yapar mısın?
Gider misin?
Beni bir başına bırakıp buralarda, kuşlara imrenip uçar mısın ellerimden?
Susmak…
En bildiğim şey sanırdım,
Seni tanıyınca anladım ki
Susmak, yüreği en çok acıtan tek şeymiş.
Susmak...
Kalbin konuşmasıymış kimseden habersiz
Ey benim tek yolcum,
Gideceğin zaman haber ver de
Seninle dolu şu yüreği söküp yerinden, dipsiz bir uçurumdan atayım.
Sonu ne olur? Diye sorma…
Her soru cevap ister
Bilseydim cevabını atar mıydım kendimden bihaber yerlere..
Ne zamandır, pencerelere yaklaşmıyorum,
Otobüslere de bakmıyorum.
Olurda gitmelere özenirsin diye,
Evden bile çıkmıyorum.
Kendime mahkûmum,
Birde gitmemene
Bilmelisin.
saadet bayri

Not: Merve'ye yazılmış bir yazı

Etiketler: ,

28.2.08

“Ana olacağıma taş olaydım”

Radyoda duyduğu bir müzik etkisiyle gözleri nemlenen, hiçbir sebep yokken ağlayan annemin sesi telefonda titreyerek geliyordu. Oysa ayrılalı çok kısa bir zaman olmuştu. Ancak “Analık işte” deyip sustuğum bir andı bu an.
Zira annem ağlıyordu.
Her zaman dinlediğim, öylesine kulağımı verip geçtiğim şarkı annemi ne kadar da hislendirmişti.
“Hayırdır? N'oldu şimdi?” dediğimde
“Ne bileyim işte, duygulandım. ‘Kimse sana benzemiyor anne’ sözü içimi acıttı.”
Ağlamak için bahane arayan ben de, saldım yaşlarımı.
“Evet, hiç kimse sana benzemiyor ve benzeyemez de annem” derken bittiğim andı.
Babam her zamanki tok ve ağır sesiyle:
“Yahu siz de ağlamaya bahane arıyorsunuz. Ne bu, şuradan şurası işte. Derdiniz yok sizin” sözünü duyunca, yüzümde tebessümle “Babam işte! Her zamanki gibi soğukkanlı, sert hayata karşı” sözünü içim acımadan söylemiştim.
Sertlik babalara yakışırdı.
Bu sebepten olsa gerek, babamın bu hali hiç yabancı gelmezdi.
Aslında daha çok küçükken başlıyorduk erkek çocuklarımıza, “Erkek adam ağlamaz ve hayata karşı hep soğuk durur” demeye.
Daha küçük yaştan itibaren erkeklere sertliği, kızlarımıza daha naif ve duygusal olmayı öğretmeye.
Ve analık daha küçük yaşlarda giriyordu içimize yaşlarımızla.
Sevdiğim bir teyzemin, oğullarını her hatırladığında: “Onları bırakmak o kadar zor geldi ki. Büyüklerdi, ama olsun yine de çok zordu” sözünü söylediğinde buğulanan gözlerinin karşısında sadece susuyorum.
Üstelik şimdilerde askerliğini bitirmiş, iş güç sahibi olmuşlardı çocukları. Yine de her seferinde akan billur yaşlar. Şaşırıyordum hâlâ aynı acıyı ilk günkü gibi yaşayabilmek ve yansıtmak.
Kendimi çok zorluyorum bu hali anlamak için, ama anlayamıyorum.
Ya da anladığımı sanarak kendimi kandırıyorum
Hele hiçbir derdi olmayan taşı örnek verip “ Ana olacağıma taş olaydım” sözü bende asılı kalıyor.
Bir türlü içi dolmuyor.
Yeni anne olmuş bayanın bebeğine karşı gösterdiği, tedirginlik karşısında “Rahat ol arkadaşım. Bak orada oynuyor işte” sözüme “Elimde değil. Bir şey olur diye aklım çıkıyor” cevabı bende abartı izlenimini uyandırıyor.
Sonra hissetmeye, empati yapmaya çalışıyorum.
Ama nafile…
Ve bir kez daha hak veriyorum.
“Anne olmadan annelik anlaşılmaz” sözüne.
Annem ameliyat olduğunda, ettiğim duâlar arasında, “Allah’ım benim ömrümden al anneme ver. Ben onun acısına dayanamam.”olmuştu.
Bu duâmı duyan yaşlı bir teyze: “Aman kızım sakın! Evlât acısı çok zor. Öyle deme. Rabbim ikinize de uzun ömür versin. Evlat acısı, hiçbir şeye benzemez, annene bedduâ etme” demişti.
Ve o an anlamıştım, her ne kadar annemin yokluğu beni üzecek olsa da, benim yokluğumun anneme verdiği acı kadar olmayacaktı.
Ve analık dünyadaki en yüce haldi.
Ama anneliği bilmesem de, “Anne” denince çok şey sığıyordu bu tek kelimenin içine.
Zira annem, sevdiğim ilk kadındı hayatta.
saadet bayri

Etiketler: ,

27.2.08

Adın Hatrına

İçimde kaldı nefretler, gün yüzüne çıkamadı. Elimde değil, Sevmediklerim tutuyor yaşamımın köşebaşını. Çıkarıp atamıyorum hiç kimseyi sahneden. Yazdığım senaryolarda, rol yok hiçbirine. "kötü adamsız film olmazmış." öyle diyorlar. Bir türlü yırtıp atamıyorum senaryoyu İçinde bin türlü entrika var oysa.
***
Sana bir sır vereyim: oyunculardan birine senin adını verdim. Çektiğim bunca sıkıntı, bu isim hatrına.
saadet bayri

Etiketler: ,

26.2.08

Yeniden Başlıyorum

Yalnızlığım kadar sevdim seni sevgili. Geceyle sabahın buluşacağı an kadar karanlıktı içim. Seni severken, içimi seninle aydınlatıyordum. Elinde bir mum ışığı, ben sevdikçe sen titriyordun. Hangimiz cesurduk bu aşkta, hiç bilmiyordum.
Biliyordum da itiraf etmemek için, içimin ağzını tutuyordum.
Ey sevgili
Seni sevdiğim zamanı duvara çentikledim. Kaç zamandır değişmedi takvim, geldiğin sayfada bekletiyorum. Her aya geldiğin günden başlıyorum. Bir bıçak gibi saplandı adın içime... Bütün yüzlere "sen" diye bakıyorum. Ve sen olmayan her yüzde bir kere daha yitiyorum.
Heyhat!
Şu koca şehirde bir tek yüzde, seni bulamıyorum.
saadet bayri


Etiketler: ,

23.2.08

eğ başını

Beden ruha ihanet ediyor can. Bari sen ihanet etme senelere
Ruhun gençleştikçe, yaşlanıyor bedenin. Geç kalmışlığını kabul etmez çoğu zaman insan. Keşkeler düşünce dile...
Eğ başını!
Sen geç kaldın geçmişine artık. Söylenme boş yere, geçip giden mevsimlere
saadet bayri

Etiketler: , ,

22.2.08

Sanma ki.

Yüzümdeki damlalara bakma, dışarıdan geliyorum. Yağmur yağarken geçtim yüreğimden, bu yüzden ıslağım. Üzüldüğümü sanma sakın. Üzülmek için geç kaldım. Artık sadece gülüyorum. Gülüşüme bakıp, dünya umurumda değil sanıyorlar Yanıldıklarını bile söylemiyorum. İçimden akan yaşları, yine içimden siliyorum Sanma ki her gülen mutludur. Ben artık gülerken ağlıyorum.
saadet bayri

Etiketler: , ,

18.2.08

Yarınım ol

Sen sakın dünüm olma sevgili! dün bitti dönülmez geri.
Sen bugünümde olma sevgili! bak oda bitiyor besbelli
Sen yarınım ol sevgili! ömrümün yarınları kadar sev beni.
saadet bayri

Etiketler: ,

Yollar kapanmış

Kapanmış bütün yollar dostlar.
Artık gözlerinizi çekin "gelen var mı?" diye pencerelerden.
"Kimse gelemezmiş." öyle diyor haber spikeri.
Bir umuttu biliyorum, her gece beklediğiniz.
Artık oda yok.
Üzgünüm şimdi.
Yarın ne olur bilinmez...
Belli ki uzun sürecek bu gelmeyişler.
"İnsanı umutları yaşatır." denir ya..
Bu "acabalar" yaşatır bazen yürekleri.
Telefonda olur insanın bir kulağı.
Hiç kimsenin duymadığı sesleri duyar.
Her çalan telefonda irkilir.
Acaba mı? diye, açarken titrer elleri.
Ahh can!
En çok habersiz gitmeler vurur bedeni.
"Ya bir gün dönerse" fikri yer bitirir seneleri.
Giden hiç bir şeyden habersiz gayet rahatken,
Kalan tarumar eder bütün "bizim" dediklerini.
saadet bayri

Etiketler: ,

Duam

Ey bu yerlerin hâkimi
Senin bahtına düştüm.
Sana dehalet ediyorum
Ve sana hizmetkârım
Ve senin rızanı istiyorum
Ve seni arıyorum

(Bediüzzaman)

Etiketler:

17.2.08

Bil ki

bil ki ey sevgili !
ben seni aklımdan hiç çıkarmadım
ben sadece aklımı çıkardım
ve böyle bilsin dünya,
ben aklımı senin ramına değil ,
senin uğruna senden çıkardım ..

Etiketler:

Kar yağıyor şehrime

mevlevi gibi dönüyor.
sonsuzluktan el veriyor bize kar.
yüzüme değen her tanesinde, ruhumu üşütüyor.
şehrin yollarına düştükçe, benden bir şeyler alıp gidiyor.
yüzüne degen her taneye benden bir parça bırakıyorum.
bütün şehir beyaza boyandıkça içim titriyor.
tüm kainat biliyor...
seni bu beyazlar kadar seviyorum.
şimdi pencerende gördüğün her tanede sen varsın.
yürüdügünde yüzüne çarpan taneleri de ben savurdum yüreğimden.
şehrine beyaz gelinlik giydirdim.
bütün ağaçları beyaza boyadım.

ah sevgilim,

senin için ben aşka yeniden yağdım.
saadet bayri

Etiketler: ,

15.2.08

mevsimin olacağım

Şimdilerde deli bir rüzgarın peşine takılmış, oradan oraya savruluyorum.
Ey yarim! yolum geçince şehrinden
Söz: durduracağım mevsimi, tufanı, fırtınayı.
Bir ömür bahar getireceğim yüreğine.. Mevsimin olcağım.
Bekle beni...
saadet bayri

Etiketler: ,

Şimdilerde...

Yaşam bize hiç kimseyi yargılamamayı öğretsin. Ve lütfen kimseyi yargılamayalım. Hayat bizim yazıp çizdiğimizin çok dışında bir şey.
Bunca yıl geçti hala anlayabildim diyemem.
Şimdilerde biraz dağınığım.
Fonda yaşam, ben sözleri oluyorum.
Yaşadıklarımdan öğrendiğim; farklıysanız kimse sizi kabullenmez. Doğrularını yaşamaya çalışanları mutlaka yargılarlar. Bir köşe başından inerken ayrılığa... Suçüstü yakalayıp, yargısız asarlar.
Siz uzaktan asılan cesedinize bakarsınız. Dokunmanıza bile müsade etmezler. Onlar astıkları bedeninizi temizledik diye, kirletmenize izin vermezler parmak uçlarınızla.
Siz sessiz cümlelerle haykırırsınız " ben değildim." Sizi duyamaz kimse.
Militan bir sukut bulaşır o günlerden ellerinize. Cesaretiniz yenik düşer cellat ihanetlere.
İçinizdeki bütün keşkeleri sürgüne yollarsınız. Kimseler olmaz o günden sonra. Oysa zaten hiçkimseniz yoktu.
Kimseler var sanILdığında da.
"seni yaraladım." diye sevinenler unutmuştur; insan sadece kendini yitirir, bir başkasını yitireyim derken...
Ve cellatlar her zaman masum yüzlüdür.
Unutulur
saadet bayri

Etiketler: ,

Kedicik ne gördü? :)

kedicik merakla çamın ardında gördüğü şeye bakmaya çalışıyor. ama bir türlü göremiyor. ha bire ayaklarını kaldırıyor. önce ne yaptığını anlayamadık. o kadar merakla bakınca orada birşey var dedik. kedicikle beraber bakalım dedik ama hiçbir şey göremedik.
bu halini kareledim. merak ediyorum
acaba kedicik ne gördü?
bilbordlara asarmışız kedicik orada ne görmüştür :)
sizce ne görmüş olabilir?
bence bir hışırtı duymuş, meraklanmıştır.

Etiketler: ,

14.2.08

Aşk bizi terk etmedi

"Biz bu dünyaya üç harfin mahrecini çıkarmaya geldik…
Ayın, Şın, Kaf = Aşk” (*)

Aşk…
“Sen” tahtına kim oturmuşsa onun adıydı.
Ödenilen bedellerin ismiydi.
“Şunu yaptım. Bunu yaptım” dedikçe kanayan yanımızın acısıydı.
En kaygan yanından yürümekti kalbin, düştükçe vazgeçmemek her düşüşte bir daha yenilenmekti.
Yüreği çatlatan en derin nefesti.
Sukutun sesiydi o.

Aşk
İçimizin en garip telaşıydı.
Tanıdık bir isimdi
Kişiler adedince yaşanmışlık taşıyan, bilinen, ama bilindikçe unutulan yanımızdı.
Sonu hüzünlü biten masalların en zalim kahramanı iken, aynı anda en acınan taraftı.
Torbasında tek isimle gelen, bir ömür o ismi tekrarlatandı.
Klasikleşmiş bir şiir gibi her an yenilenen, yenilendikçe çoğalandı.
Hayatın nefes almaktan ibaret olmadığını öğretirken, bir gözleri ahuya zebun edendi.
Bütün “sen”li anları toplatıp, “işte hayat bu” dedirtendi.

Aşk
En mahrem yerden çizilip, en utangaç yanımızdan sınıyordu.
Bencilliği unutup “sen” vadilerinde koşturuyor,
Ertesiz bırakıp, dünlere prangalıyordu.
Tüm mevsimleri değiştirip; zemheride yaz, yazda karakışa dönüyordu.
Şikâyet ettikçe de acıtıp, gülün dikeni oluyordu.
Her geceye bir isim kazıyor, her sabaha o ismin kırıklarını seriyordu.

Aşk
Yalnızlığın peçesini açıyor, acılarla yüz göz ediyordu.
Dile kadar gelip yutkunulan kırgınlıkların tadı oluyor,
Yürekte kekremsi bir tad bırakıyordu.
Bu halinden hiç şikâyet etmiyor, hüzünlendikçe bileniyordu.
Yani “Ben”li anları un ufak edip başımızdan aşağı serpiyordu.

Aşk
Üç harf tek hece iken,
Bir ömre bedel olacak kadar derindi.
Bir şey için her şeyin feda edildiğini duyduğumuzdan beri, vazgeçişlerin adıydı.
Bir damla gözyaşında tufanlar saklayandı.
O kadar güçlü, bir o kadar masumdu.
Kimi zaman hoyrat bir rüzgâr oluyor; kızdıkça yıkıp, hüzünlerde susuyordu.
Kimini mecnun edip çöllere düşürüyor,
Kimini boğup deryada yitiriyor,
Kimini zindanlara itip, kendini bitiriyordu.

Aşk
Sonsuz sevgi vaad ediyor, her başlangıcı bitişe gebe kılıyordu.
Korkunun ikiz kardeşi olup; hiç güvendirmiyordu.
Ruhumu üşütüp, aklımı başka diyarlara sürüp,
Kalbimden bihaber eyliyordu.
Dilime sıkı düğümler atıp
Sözü namluya sürüp, en ben yanıma nişan alıyordu.

Aşk
Aslını kimse bilmiyordu.
Yazıldıkça yazılıyor, söylendikçe gizleniyordu.
Hesapsız harcamaya gelmişti zamanı, kimseden müsaade almıyordu.
Deli bir tay gibi, dizginlendikçe dikleniyordu.
Yürek evinin kapısını zorluyor, kimi zaman açık unutuyordu
Binlerce küçük ayrıntıyı keşfettiriyor, tüm geç kalmışlıkları kanatıyordu.

Aşk
Gitmek ve kalmak arasında sıkıştırıyor,
Hep bulmamak için aratıyordu.
Sefersiz gemilerden bilet alıyor, şehrin titreyen iskelelerinde bekliyor,
Uykusuz banklarına yaslanıyordu.
Hiç ummadığımız anda geliyor, umduğumuz anda gitmiyordu.
Zira umduğumuz an, hiç olmuyordu.

Ve öğretiyordu
Aşk: Keşkesiz kaldıkça yaşanıyordu.
saadet bayri

Etiketler: ,

13.2.08

Başkaları Ne Der?

Başkaları ne der?
Merakıyla kurduğumuz kâğıttan evlerin içinde yaşıyoruz. Her an başına bir şey gelir korkusuyla nefes alıyoruz. En ufak bir harekette ya da sözde yıkıp yenisini yapıyoruz.
Hiç bıkmadan, usanmadan başkalarının memnuniyeti için yaşıyoruz.
Böyle davrandıkça da kurma hayatlarımızın içinde emanet duruyoruz.
Bu emanet içinde de yapılan tavırlar, davranışlar, sözler ve mutluluklar yapmacık olup birkaç beden büyük geliyor.
Ortada kalıp yitip gidiyoruz kendi ellerimizle.
İnsanın kendine ettiğini âlem gelse edemezmiş ya…
Biz öyle şeyler yapıyoruz ki, kendimiz bile şaşıp kalıyoruz karşısında. Karşılaşmaktan korkup, itirafları erteledikçe tanımadığımız bir çehre yansıyor aynadan gözlerimize.
Birkaç kişi memnun olur gibi görünse de, esas memnun edilecek kişi olan kendimizi göz ardı ediyoruz.
Oysa bu hayat sadece bizim iken sırf birilerinin memnuniyeti için bize yabancılaşıyor.
Kimbilir gidenin ardından koşup “dur” diyecekken, içimizdeki o ses durduruyor adımlarımızı.
Sonra oturup ağlıyoruz geriye bakarken.
Bu ses hayatımıza o kadar ipotek koyuyor ki…
Bir ömre bedel oluyor.
Bir daha geriye dönme imkânımız kalmıyor.
Ve pişmanlık geldiğinde çok geç kalınmış oluyor.
İstediğiniz bölümde okuyamıyorsunuz,
İstediğiniz mesleği seçemiyorsunuz,
İstediğiniz kişiyle evlenemiyorsunuz.
İstediğinizi sevemiyorsunuz.
Ve daha birçok şeyi siz isterken başkaları istemiyor diye yapamıyorsunuz.
Öyle ki, istediğiniz kıyafeti bile alıp giyemiyorsunuz. Ya arkadaşınız beğenmemiştir ya da satıcı kız “yakışmadı” demiştir.
Yani en küçük zevklerimiz bile kayıp gidiyor arada.
Oysa hayatta bazı kararlar vardır ki, kurşun gibidir; çıktı mı namludan bir daha geriye dönmesi imkânsızdır.
İmkânsız olanı imkân dâhiline katmak, sadece kendi sesine kulak veren başarılı kişilerin harcıdır.
Unuturuz.
Karar aşamasındayken çevremizde birçok kişi buluruz. Hayatımız ilerleyip verilen kararın ardındaki mutsuzluk ve başarısızlığı kimse sahiplenmez.
Korkunun diğer adı: Başkası ne der?
İnsanlar, gemimizi karaya getirip getirmediğimize bakar. Karaya gelirken ne ile karşılaştığımız ne engeller aştığımız bizim sorunumuzdur.
Öyleyse neden bütün sıkıntılarını çektiğimiz bir hayatın başlangıcını başkalarına bırakalım?
Ve neden hüzünlü sonlarda tek başına kalırken, kararlarımızı alırken birilerinin sözleri çok önemli olur?
Başarılı insanların hayatlarını gıptayla takip ederken, neden bizde onlardan biri olmak için uğraşmayız?
**
Başkası için değil, kendi için yaşayanlar mutlu olanlardır.
İnanmıyorsanız bir kaç tane başarı kitabı okuyun.
Bana hak vereceksiniz.
saadet bayri

Etiketler: ,

11.2.08

Ey aşk

Ey aşk sen kaç yaşındasın? Daha kaç yıl gelip yakacaksın. Her gelişinde ilk günkü kadar gençsin. Söyle bana sen ne zaman yorulacaksın. Ömürler geçer gider, sen bakarsın. Yaşlar dağılır her yere, sen kaçarsın. En imkansızın adı senken, kavuşmların lezzetide sensin.
Ey aşk söyle bana sen kaç yaşındasın.
saadet bayri

Etiketler: ,